22 Haziran 2026 Pazartesi

KELEBEK VE DALGIÇ

KELEBEK VE DALGIÇ

Kelebek ve Dalgıç, Fransız gazeteci, yazar ve Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin dünya çapında milyonlarca okura ulaşan kitabının adıdır. Bauby, bu eserinde sıra dışı ve bir o kadar da sarsıcı olan kendi yaşam öyküsünü anlatır. Kitap daha sonra ünlü yönetmen Julian Schnabel tarafından sinemaya uyarlanmış ve 2007 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmüştür.

Ne yazık ki kitabı bugüne kadar okuma fırsatı bulamadım. Ancak filmini izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. İnsan ruhunun sınırlarını, yaşam iradesinin gücünü ve umudun ne kadar olağanüstü bir direnç kaynağı olabileceğini anlatan bu yapıt karşısında derinden sarsıldım. Etkisi günlerce üzerimden gitmeyince, bu film hakkında birkaç satır yazmak ve hissettiklerimi paylaşmak istedim. Belki bu satırları okuyanlar da filmi izlemek için bir fırsat yaratırlar.

Filmin ayrıntılarına girmeden önce aklıma eski bir fıkra geliyor. Hani şu dedektif filmlerine tutkuyla bağlı adamın hikâyesi...

Kasabanın birinde dedektif filmlerine büyük ilgi duyan bir adam yaşarmış. Hangi sinemaya yeni bir polisiye film gelse ilk bilet alanlardan biri mutlaka o olurmuş. Günlerden bir gün kasabaya çok meşhur bir dedektif filmi gelmiş. Adam heyecanla sinemaya koşmuş ama biraz geç kaldığı için bilet bulmakta zorlanmış. Sonunda güçlükle bir bilet alıp karanlık salona girmiş. En ön sıralarda oturabilmek için teşrifatçıdan yardım istemiş. Teşrifatçı da şans eseri önlerde boş bir yer bulup adamı oturtmuş. Ardından beklediği bahşiş için elini uzatmış. Adam cebini karıştırıp güçlükle bulduğu delik bir yirmi beş kuruşu teşrifatçının avucuna bırakmış. Bahşişin miktarını görünce bozulan teşrifatçı, adamın kulağına eğilip fısıldamış:

“Abi, sana bir şey söyleyeyim mi? Katil şoför.”

Merak etmeyin, ben o kadar acımasız davranmayacağım. Bahşişiniz az olsa bile filmin bütün sürprizlerini anlatmaya niyetim yok.

Jean-Dominique Bauby'nin hikâyesi 1995 yılının soğuk bir kış gününde başlar. O gün, on yaşlarındaki oğluyla birlikte arabasıyla bir yere giderken ani bir beyin kanaması geçirir. Uzun süren bir komaya girer ve yaklaşık üç hafta sonra gözlerini açtığında hayatının tamamen değiştiğini fark eder. Doktorlar kendisine tıpta "Locked-In Syndrome" olarak bilinen tanıyı koyarlar. Bu sendrom nedeniyle bilinci tamamen açık olmasına rağmen vücudunun neredeyse bütün hareket yeteneğini kaybetmiştir. Düşünebilmekte, hissedebilmekte ve çevresinde olup bitenlerin farkında olabilmektedir; ancak bedenine hükmedememektedir. Hareket ettirebildiği tek organı sol göz kapağıdır.

Birçok insan için bu durum yaşamın sonu anlamına gelebilirdi. Ancak Bauby pes etmeyi seçmez. Çevresindekiler onunla iletişim kurabilmek için özel bir yöntem geliştirirler. Yardımcısı her gün yanına gelir ve Fransız alfabesindeki harfleri kullanım sıklıklarına göre tek tek okur. Bauby söylemek istediği kelimedeki harf duyulduğunda sol gözünü kırpar. Harf harf, kelime kelime, cümle cümle ilerleyen bu olağanüstü sabır süreci sonunda kendi yaşam öyküsünü anlatan kitabını ortaya çıkarır.

Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insan yalnızca tek göz kapağının hareketiyle yüzlerce sayfalık bir kitap yazıyor. Üstelik sıradan bir kitap değil; dünya çapında yankı uyandıran, milyonlarca insana ulaşan bir eser...

Bauby'nin yaşam öyküsünde beni en çok etkileyen şey, bedenin sınırlarıyla ruhun sınırlarının aynı şey olmadığını göstermesidir. İnsan bazen her şeyini kaybettiğini düşünür. Oysa yaşam iradesi ve umut var olduğu sürece geriye hâlâ çok şey kalır. Bauby'nin hikâyesi tam da bunu anlatıyor.

Ne yazık ki kader ona uzun bir ömür tanımaz. Kitabı yayımlandıktan kısa bir süre sonra hayata veda eder. Ancak geride bıraktığı eser, yalnızca kendi yaşam mücadelesini değil, insan iradesinin neler başarabileceğini de bütün dünyaya göstermeye devam eder.

İşte bu yüzden Kelebek ve Dalgıç, yalnızca bir hastalık hikâyesi değil; umudun, sabrın ve insan ruhunun direncinin hikâyesidir. Filmi izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım. Belki de bazı eserlerin değeri tam burada saklıdır. Film biter, ekran kararır, aradan günler geçer; fakat anlatılan hikâye insanın içinde yaşamaya devam eder.

Kullanım sıklığına göre dizilen harfler arasında en çok kullanılanlar E, L, A, O, I, N, S ve D harfleridir. Bu yöntemle tek bir kelimenin oluşturulması ortalama iki dakika sürmektedir. Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insanın yalnızca göz kapağını kullanarak bir kitap yazabilmesi başlı başına olağanüstü bir başarıdır. Filmin yönetmeni Julian Schnabel de böylesine zor bir hikâyeyi sinemaya aktarırken büyük bir ustalık sergilemiştir. Oyuncu kadrosunda Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner ve Marie-Josée Croze yer alırken, her biri karakterlerine güçlü bir derinlik kazandırmayı başarmıştır.

Film baştan sona insanı etkisi altına alıyor. Özellikle ilk yarım saatlik bölümde seyirci ilginç bir anlatım tekniğiyle karşılaşıyor. Ana karakter Bauby'yi uzun süre göremiyorsunuz. Onun yüzünü görmek için merakla beklerken yönetmen bilinçli bir tercih yaparak izleyiciyi Bauby'nin gözlerinin arkasına yerleştiriyor. Böylece olayları yalnızca izlemiyor, adeta onunla birlikte yaşıyorsunuz. Bu tercih filmin etkisini kat kat artırıyor.

Film boyunca hafızaya kazınan pek çok cümle duyuyoruz. Bauby, içinde bulunduğu durumu anlatırken şöyle diyor:

“Uzaklaşıyorum... Yavaş fakat emin bir şekilde. Tıpkı bir denizcinin demir aldığı kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimden uzaklaştığımı hissediyorum. Eski hayatım hâlâ içimde alev alev yansa da yavaş yavaş anıların küllere dönüştüğünü biliyorum.”

Bu sözler, insanın elinden kayıp giden hayatına dışarıdan bakabilmesinin ne kadar sarsıcı olduğunu gösteriyor. Bir başka sahnede kendisini sürekli bir dalgıç elbisesinin içinde hapsedilmiş gibi hissettiğini anlatıyor ve şu soruları soruyor:

“Acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir anahtar var mıdır? Ya da son durağı olmayan bir metro? Peki özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para?”

Bu cümlelerde yalnızca bir hastanın çaresizliği değil, insanın özgürlük arayışına dair evrensel bir sorgulama da saklıdır. Zaman zaman kendisiyle alay etmeyi de ihmal etmez. Hatta bir yerde, “Bir kurbağaya dönüştürülmeyi dileseydim ne olurdu acaba?” diye sorarak trajedinin içinde ince bir mizah yaratmayı başarır.

Filmin en etkileyici yanlarından biri de Bauby'nin kendisini yalnızca acıma duygusuyla tanımlamamasıdır. O, hâlâ hisseden, seven, öfkelenen ve umut eden bir insandır. Nitekim bunu şu sözlerle ifade eder:

“Duygulanmaya, sevmeye ve sevilmeye nefes almak kadar ihtiyacım var. Yine de tetikte olmak ve ılık bir teslimiyete kapılmamak için içimde biraz hiddet, biraz nefret taşıyorum; tıpkı düdüklü tencerenin patlamasını önleyen supap gibi.”

Bedeni bütünüyle işlevsiz hâle gelmiş olsa da zihni hâlâ capcanlıdır. Bir başka sahnede, “Özgürlükle aramda sadece bir kapı varsa bile onu açmaya gücüm yok,” derken insanın fiziksel sınırlılıklarının ruh üzerinde yarattığı baskıyı bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.

Film boyunca birbirinden değerli birçok replik duyuyoruz. Bunlardan biri özellikle hafızalarda yer ediyor:

“Entelektüel potansiyelimin bir hıyarınkinden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için yalnızca kendimden medet umabilirim.”

Bauby'nin zekâsı ve mizah anlayışı, en ağır şartlarda bile onu terk etmiyor. Aynı şekilde, “Yirmi haftada otuz kilo kaybettim. Kazadan sekiz gün önce sıradan bir rejime başladığımda böyle bir sonuç beklemiyordum,” sözleri de trajedinin içinden doğan kara mizahın güzel örneklerinden biridir.

Film yalnızca hastalığı anlatmıyor; insan kusurlarını ve hayatın ironilerini de gözler önüne seriyor. Bir yerde şu tespiti yapıyor:

“Haftalarca bir konu üzerinde çalışırsınız, işinin ehli kişilerin elinden defalarca geçer ve on beş günlük bir stajyerin bile fark edebileceği bir hatayı kimse görmez.”

Bazen mutluluğun ne kadar küçük şeylere bağlı olduğunu da hatırlatıyor. Öyle ki Bauby için bir noktada mutluluk şu cümlede özetleniyor:

“Şimdilik, şu ağzımda sürekli biriken tükürüğü yutabilsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.”

İnsan bu sözleri duyunca, günlük hayatın içinde şikâyet ettiği onca şeyin ne kadar önemsiz olduğunu düşünmeden edemiyor. Bauby, kendi deyimiyle bir dalgıç elbisesinin içinde hapis kalmış olsa da milyonlarca sağlıklı insanın başaramadığını başarıyor ve yalnızca sol göz kapağını kullanarak unutulmaz bir kitaba imza atıyor.

Filmin en dokunaklı bölümlerinden biri de yaşlı babasıyla yaptığı telefon görüşmeleridir. Oğlunu göremeyen, ona dokunamayan ve nasıl bir durumda olduğunu yalnızca hayal edebilen babanın hüznü izleyicinin yüreğine işliyor. Bauby bunu şu sözlerle anlatıyor:

“Zaman zaman bana telefon ediyor babam ve yardımcı bir elin kulağıma yerleştirdiği ahizeden onun titreyen, sıcak sesini duyabiliyorum. Cevap vermeyeceğini çok iyi bildiğiniz oğlunuzla konuşmak kolay olmasa gerek.”

İşte film boyunca buna benzer onlarca cümleyle karşılaşıyoruz. Her biri insanın zihninde iz bırakan, üzerine uzun uzun düşündüren sözler bunlar. Ortaya çıkan eser yalnızca başarılı bir biyografi değil; aynı zamanda insan iradesine, yaşama tutunma gücüne ve umuda yazılmış güçlü bir övgü niteliğinde.

Sanırım bakla artık ağzımda yeterince ıslandı. O hâlde size yine de bir şey söyleyeyim mi?

Merak etmeyin, katil şoför değil. Hatta ortada bir katil de yok. Dünyayı kan gölüne çeviren cinayetler, intikamlar ve bitmek bilmeyen şiddet sahneleri de yok. Bunun yerine insanı hayata daha sıkı bağlayan, umudu ve direnci anlatan, izledikten sonra uzun süre etkisinden çıkamayacağınız son derece güçlü bir film var.

İyi seyirler.

 

Amsterdam, 15 Ekim 2020

 

KELEBEK VE DALGIÇ

KELEBEK VE DALGIÇ Kelebek ve Dalgıç , Fransız gazeteci, yazar ve Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin dünya çapında milyon...