22 Haziran 2026 Pazartesi

KELEBEK VE DALGIÇ

KELEBEK VE DALGIÇ

Kelebek ve Dalgıç, Fransız gazeteci, yazar ve Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin dünya çapında milyonlarca okura ulaşan kitabının adıdır. Bauby, bu eserinde sıra dışı ve bir o kadar da sarsıcı olan kendi yaşam öyküsünü anlatır. Kitap daha sonra ünlü yönetmen Julian Schnabel tarafından sinemaya uyarlanmış ve 2007 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmüştür.

Ne yazık ki kitabı bugüne kadar okuma fırsatı bulamadım. Ancak filmini izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. İnsan ruhunun sınırlarını, yaşam iradesinin gücünü ve umudun ne kadar olağanüstü bir direnç kaynağı olabileceğini anlatan bu yapıt karşısında derinden sarsıldım. Etkisi günlerce üzerimden gitmeyince, bu film hakkında birkaç satır yazmak ve hissettiklerimi paylaşmak istedim. Belki bu satırları okuyanlar da filmi izlemek için bir fırsat yaratırlar.

Filmin ayrıntılarına girmeden önce aklıma eski bir fıkra geliyor. Hani şu dedektif filmlerine tutkuyla bağlı adamın hikâyesi...

Kasabanın birinde dedektif filmlerine büyük ilgi duyan bir adam yaşarmış. Hangi sinemaya yeni bir polisiye film gelse ilk bilet alanlardan biri mutlaka o olurmuş. Günlerden bir gün kasabaya çok meşhur bir dedektif filmi gelmiş. Adam heyecanla sinemaya koşmuş ama biraz geç kaldığı için bilet bulmakta zorlanmış. Sonunda güçlükle bir bilet alıp karanlık salona girmiş. En ön sıralarda oturabilmek için teşrifatçıdan yardım istemiş. Teşrifatçı da şans eseri önlerde boş bir yer bulup adamı oturtmuş. Ardından beklediği bahşiş için elini uzatmış. Adam cebini karıştırıp güçlükle bulduğu delik bir yirmi beş kuruşu teşrifatçının avucuna bırakmış. Bahşişin miktarını görünce bozulan teşrifatçı, adamın kulağına eğilip fısıldamış:

“Abi, sana bir şey söyleyeyim mi? Katil şoför.”

Merak etmeyin, ben o kadar acımasız davranmayacağım. Bahşişiniz az olsa bile filmin bütün sürprizlerini anlatmaya niyetim yok.

Jean-Dominique Bauby'nin hikâyesi 1995 yılının soğuk bir kış gününde başlar. O gün, on yaşlarındaki oğluyla birlikte arabasıyla bir yere giderken ani bir beyin kanaması geçirir. Uzun süren bir komaya girer ve yaklaşık üç hafta sonra gözlerini açtığında hayatının tamamen değiştiğini fark eder. Doktorlar kendisine tıpta "Locked-In Syndrome" olarak bilinen tanıyı koyarlar. Bu sendrom nedeniyle bilinci tamamen açık olmasına rağmen vücudunun neredeyse bütün hareket yeteneğini kaybetmiştir. Düşünebilmekte, hissedebilmekte ve çevresinde olup bitenlerin farkında olabilmektedir; ancak bedenine hükmedememektedir. Hareket ettirebildiği tek organı sol göz kapağıdır.

Birçok insan için bu durum yaşamın sonu anlamına gelebilirdi. Ancak Bauby pes etmeyi seçmez. Çevresindekiler onunla iletişim kurabilmek için özel bir yöntem geliştirirler. Yardımcısı her gün yanına gelir ve Fransız alfabesindeki harfleri kullanım sıklıklarına göre tek tek okur. Bauby söylemek istediği kelimedeki harf duyulduğunda sol gözünü kırpar. Harf harf, kelime kelime, cümle cümle ilerleyen bu olağanüstü sabır süreci sonunda kendi yaşam öyküsünü anlatan kitabını ortaya çıkarır.

Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insan yalnızca tek göz kapağının hareketiyle yüzlerce sayfalık bir kitap yazıyor. Üstelik sıradan bir kitap değil; dünya çapında yankı uyandıran, milyonlarca insana ulaşan bir eser...

Bauby'nin yaşam öyküsünde beni en çok etkileyen şey, bedenin sınırlarıyla ruhun sınırlarının aynı şey olmadığını göstermesidir. İnsan bazen her şeyini kaybettiğini düşünür. Oysa yaşam iradesi ve umut var olduğu sürece geriye hâlâ çok şey kalır. Bauby'nin hikâyesi tam da bunu anlatıyor.

Ne yazık ki kader ona uzun bir ömür tanımaz. Kitabı yayımlandıktan kısa bir süre sonra hayata veda eder. Ancak geride bıraktığı eser, yalnızca kendi yaşam mücadelesini değil, insan iradesinin neler başarabileceğini de bütün dünyaya göstermeye devam eder.

İşte bu yüzden Kelebek ve Dalgıç, yalnızca bir hastalık hikâyesi değil; umudun, sabrın ve insan ruhunun direncinin hikâyesidir. Filmi izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım. Belki de bazı eserlerin değeri tam burada saklıdır. Film biter, ekran kararır, aradan günler geçer; fakat anlatılan hikâye insanın içinde yaşamaya devam eder.

Kullanım sıklığına göre dizilen harfler arasında en çok kullanılanlar E, L, A, O, I, N, S ve D harfleridir. Bu yöntemle tek bir kelimenin oluşturulması ortalama iki dakika sürmektedir. Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insanın yalnızca göz kapağını kullanarak bir kitap yazabilmesi başlı başına olağanüstü bir başarıdır. Filmin yönetmeni Julian Schnabel de böylesine zor bir hikâyeyi sinemaya aktarırken büyük bir ustalık sergilemiştir. Oyuncu kadrosunda Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner ve Marie-Josée Croze yer alırken, her biri karakterlerine güçlü bir derinlik kazandırmayı başarmıştır.

Film baştan sona insanı etkisi altına alıyor. Özellikle ilk yarım saatlik bölümde seyirci ilginç bir anlatım tekniğiyle karşılaşıyor. Ana karakter Bauby'yi uzun süre göremiyorsunuz. Onun yüzünü görmek için merakla beklerken yönetmen bilinçli bir tercih yaparak izleyiciyi Bauby'nin gözlerinin arkasına yerleştiriyor. Böylece olayları yalnızca izlemiyor, adeta onunla birlikte yaşıyorsunuz. Bu tercih filmin etkisini kat kat artırıyor.

Film boyunca hafızaya kazınan pek çok cümle duyuyoruz. Bauby, içinde bulunduğu durumu anlatırken şöyle diyor:

“Uzaklaşıyorum... Yavaş fakat emin bir şekilde. Tıpkı bir denizcinin demir aldığı kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimden uzaklaştığımı hissediyorum. Eski hayatım hâlâ içimde alev alev yansa da yavaş yavaş anıların küllere dönüştüğünü biliyorum.”

Bu sözler, insanın elinden kayıp giden hayatına dışarıdan bakabilmesinin ne kadar sarsıcı olduğunu gösteriyor. Bir başka sahnede kendisini sürekli bir dalgıç elbisesinin içinde hapsedilmiş gibi hissettiğini anlatıyor ve şu soruları soruyor:

“Acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir anahtar var mıdır? Ya da son durağı olmayan bir metro? Peki özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para?”

Bu cümlelerde yalnızca bir hastanın çaresizliği değil, insanın özgürlük arayışına dair evrensel bir sorgulama da saklıdır. Zaman zaman kendisiyle alay etmeyi de ihmal etmez. Hatta bir yerde, “Bir kurbağaya dönüştürülmeyi dileseydim ne olurdu acaba?” diye sorarak trajedinin içinde ince bir mizah yaratmayı başarır.

Filmin en etkileyici yanlarından biri de Bauby'nin kendisini yalnızca acıma duygusuyla tanımlamamasıdır. O, hâlâ hisseden, seven, öfkelenen ve umut eden bir insandır. Nitekim bunu şu sözlerle ifade eder:

“Duygulanmaya, sevmeye ve sevilmeye nefes almak kadar ihtiyacım var. Yine de tetikte olmak ve ılık bir teslimiyete kapılmamak için içimde biraz hiddet, biraz nefret taşıyorum; tıpkı düdüklü tencerenin patlamasını önleyen supap gibi.”

Bedeni bütünüyle işlevsiz hâle gelmiş olsa da zihni hâlâ capcanlıdır. Bir başka sahnede, “Özgürlükle aramda sadece bir kapı varsa bile onu açmaya gücüm yok,” derken insanın fiziksel sınırlılıklarının ruh üzerinde yarattığı baskıyı bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.

Film boyunca birbirinden değerli birçok replik duyuyoruz. Bunlardan biri özellikle hafızalarda yer ediyor:

“Entelektüel potansiyelimin bir hıyarınkinden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için yalnızca kendimden medet umabilirim.”

Bauby'nin zekâsı ve mizah anlayışı, en ağır şartlarda bile onu terk etmiyor. Aynı şekilde, “Yirmi haftada otuz kilo kaybettim. Kazadan sekiz gün önce sıradan bir rejime başladığımda böyle bir sonuç beklemiyordum,” sözleri de trajedinin içinden doğan kara mizahın güzel örneklerinden biridir.

Film yalnızca hastalığı anlatmıyor; insan kusurlarını ve hayatın ironilerini de gözler önüne seriyor. Bir yerde şu tespiti yapıyor:

“Haftalarca bir konu üzerinde çalışırsınız, işinin ehli kişilerin elinden defalarca geçer ve on beş günlük bir stajyerin bile fark edebileceği bir hatayı kimse görmez.”

Bazen mutluluğun ne kadar küçük şeylere bağlı olduğunu da hatırlatıyor. Öyle ki Bauby için bir noktada mutluluk şu cümlede özetleniyor:

“Şimdilik, şu ağzımda sürekli biriken tükürüğü yutabilsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.”

İnsan bu sözleri duyunca, günlük hayatın içinde şikâyet ettiği onca şeyin ne kadar önemsiz olduğunu düşünmeden edemiyor. Bauby, kendi deyimiyle bir dalgıç elbisesinin içinde hapis kalmış olsa da milyonlarca sağlıklı insanın başaramadığını başarıyor ve yalnızca sol göz kapağını kullanarak unutulmaz bir kitaba imza atıyor.

Filmin en dokunaklı bölümlerinden biri de yaşlı babasıyla yaptığı telefon görüşmeleridir. Oğlunu göremeyen, ona dokunamayan ve nasıl bir durumda olduğunu yalnızca hayal edebilen babanın hüznü izleyicinin yüreğine işliyor. Bauby bunu şu sözlerle anlatıyor:

“Zaman zaman bana telefon ediyor babam ve yardımcı bir elin kulağıma yerleştirdiği ahizeden onun titreyen, sıcak sesini duyabiliyorum. Cevap vermeyeceğini çok iyi bildiğiniz oğlunuzla konuşmak kolay olmasa gerek.”

İşte film boyunca buna benzer onlarca cümleyle karşılaşıyoruz. Her biri insanın zihninde iz bırakan, üzerine uzun uzun düşündüren sözler bunlar. Ortaya çıkan eser yalnızca başarılı bir biyografi değil; aynı zamanda insan iradesine, yaşama tutunma gücüne ve umuda yazılmış güçlü bir övgü niteliğinde.

Sanırım bakla artık ağzımda yeterince ıslandı. O hâlde size yine de bir şey söyleyeyim mi?

Merak etmeyin, katil şoför değil. Hatta ortada bir katil de yok. Dünyayı kan gölüne çeviren cinayetler, intikamlar ve bitmek bilmeyen şiddet sahneleri de yok. Bunun yerine insanı hayata daha sıkı bağlayan, umudu ve direnci anlatan, izledikten sonra uzun süre etkisinden çıkamayacağınız son derece güçlü bir film var.

İyi seyirler.

 

Amsterdam, 15 Ekim 2020

 

5 Aralık 2024 Perşembe

TENERİFE, FLAMENKO VE ZİRYAB

      Kordoba'da Ziryab Anıtı
 
 
 
 
 
 
 
İnsanlar hayatlarının son demlerinde istemsizce attıkları adımlar esnasında, gençlik dönemlerine kıyasla daha çok tatil yapmak, dünyada daha çok ülke görmek ve bulundukları toprakların dışında nefes alan farklı kültürleri de yakından tanımak istiyorlar.
Kişilerin imkanları dahilinde yaptığı böylesi her gezinin, seyahat edenlerde belli bir rahatlama ve huzur sağladığı bilinir. Yapılan seyahatin ardından çıkagelen bu huzur rehavetin yanı sıra, misafiri olduğunuz ülke insanlarının yaşam kültürleri dahilinde, onların gözünden dünyaya farklı bakabilme imkanını da bulur, olmadı dünyaya teleskobun diğer ucundan da bakmış gibi oluruz. Bu farklı bakışlar da kişinin usunun daha da görkemli biçimde zenginleşmesine katkı sunar. Tabii kişinin de her daim bu katkıya açık olması, bunu sindirmesi ve istemesi durumu vardır.
Yakın dostlarımızla birlikte en son bir haftalığına İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları’ndan Tenerife’ye gittik. 7 Tane volkanik adadan oluşan bu takım adaların 30 milyon yılda oluştuğunu öğrendiğimde şaşkınlığımdan “küçük dilimi yutacaktım” deyimini kullanırsam, yüklendiğim şaşkınlığın vahametini de daha iyi ortaya koymuş olurum, diye düşünüyorum.
1402 Yılında Jean de Bethencour tarafından fethedilen adalar, Portekizliler ve İspanyol’lar arasında yıllar süren çatışmalara neden olsa da Alcacova Antlaşmasıyla adalar en nihayetinde İspanya’ya bağlanır. Adaların yerlileri olan Guancheler halkı direnç gösterseler de pek çoğu o günün istilacı İspanyollar’ı tarafından insafsızca katledilir. Dünyadaki diğer anti-sömürgeci hareketlerin bastırılmasında olduğu gibi, burada da binlerce masum insanın kanı dökülür.
Bir haftalık gezimizi adada bulunan köy, kasaba ve şehirleri gezip gözlemleyerek geçirdik. En son başkent Santa Cruz’ da bir flamenko gecesine katıldık. Belki de insanların o meşhur “ölmeden önce yapılması veya görülmesi gerekenler listesinin” başında yer alması gereken etkinliklerden biri. Bizim için biraz gecikmeli oldu, ama hiç olmamasından evladır. Bu gösterinin muhteşemliğini kelimelerle ifade etmek imkânsız gibi bir durum. Bunu yazmak değil, bizzat canlı yaşamak gerekiyor. Gösteri esnasında dansçılar birbirinden daha renkli, gösterişli onlarca fırfırlı kıyafet ve saçlarında kocaman güllerle olağan üstü dansları ve sempatik hareketleriyle seyircilerini anında büyülüyorlar. Flamenko dansı yapan erkekler “bailaor ve kadınlar da “bailaora” diye adlandırılıyorlar.
Flamenko; o zamanların Endülüs topraklarında dışlanan, hor görülen, yok sayılan, ötekileştirilen insanların sürekli yaşadıkları adaletsizliğe karşı koymak ve bu gayri insani gidişata dur demek için başlatılan isyanın asil dansıdır. Ağıttır. Çırpan ellerin, yere hızla vurulan ayakların ritmi ve farklı bir gırtlak dahilinde söylenen şarkıların acılı sözleri, fırfırlı rengarenk etekler, birbirinden alımlı elbiseler insanı büyüler, başını döndürür, mest eder. Flamenko alabildiğine incelikleri ve zerafeti olan, belki de dünyanın en zarif başkaldırı dansıdır. Bu dansta öfke ve acı ayrılmaz bir bütündür, iç içedir. Dans esnasında bu duyguların dışa vurumunu gözlemlemek için çaba göstermeye gerek kalmaz. Her şey alenidir. Müzik dilinin evrenselliğine bir kez daha ikna olursunuz. Flamenko konserini defaatle izleseniz de her defasında aynı güzel edinimler kendiliğinden gelip sizi bulur, sımsıcak sarıp sarmalar ve bir kez daha baştan ayağa büyülenirsiniz.
Bu muhteşem gösteriyi izleyip bu topraklara erken rönesansı getiren Kürt Ziryab’ı anımsamamak elbette haksızlık olur. Asıl adının Ali Bin Nafi olduğu söylenen Ziryab; 789 yılında Musul’un bir köyünde, Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Kara yağız esmer teni ve çok güzel olan sesiyle ötüşü güzel bir kuşa benzediğinden ona sonradan Ziryab adı verilir. Ziryab Farsça dilinde “altın suyu” anlamındadır. Çok özel bir sese (Bahdinan ve Botan gırtlağı) sahip olan Ziryab’ın namı zamanla doğduğu toprakların dışına taşar.
Ziryab aynı zamanda şair, müzisyen, şarkıcı, satranç ustası, modacı, botanikçi ve coğrafya bilgini olarak da bilinir.
Muhteşem müzik yeteneğinin yanı sıra, pek çok alanda maharetli olan Ziryab Bağdat’ta tutunamayacağını, bu toprakların dışına çıkması gerektiğini anlayınca, Endülüs Emiri El Hakam’a bir mektup yazarak müzik ve diğer konularda olan bilgi ve maharetlerini anlatır. Emir, böylesine ilginç bir mektubun kendisine ulaşmasından sonra, bu büyük yeteneği sarayına memnuniyetle kabul etmek istediğini Ziryab’a ulaştırır. Ailesi ile birlikte uzun ve zahmetli bir gemi yolculuğunun ardından 822 yılında İspanya’ya gelen Ziryab, o gün hoş olmayan bir sürprizle karşılaşır. Zira İspanya’ya ulaştığı gün kendisini davet eden Emir El Hakam aynı gün ölmüştür. Ziryab bu haber üzerine yıkılır, ne yapacağını bilemez, perişan olur. Kuzey Afrika’ya dönmek ister. Ancak bu da mümkün değildir. Çok geçmeden ölen Malik’in oğlu İkinci Abdurrahman babasının varisi olarak tahta geçer. Adamları aracılığıyla Bağdat’tan babasının davetlisi olarak çok yetenekli bir müzisyenin geldiğinin haberini alan genç emir Ziryab’ı büyük bir merakla sarayına davet eder. Yoluna kırmızı halılar serer. Onunla yakından ilgilenir. Güzel bir ev sahipliği örneği sergiler. Ailesi ile dinlenmeleri için konaklar tahsis eder.
Emir İkinci Abdurrahman Ziryab’ı Kordoba’daki görkemli sarayında kabul eder. Emir Ziryab’ın çok yetenekli ve oldukça bilgili olduğunu ve onun ülkesine çok faydalı olacağına inanır, çokça çeşitlilik gösteren üstün yetilerinden faydalanmak ister. Onu dolgun bir maaşla bugünkü kültür bakanlığına getirir. Ziryab’ın yapmış olduğu ilk iş zengin fakir gözetmeksizin yetenekli olan öğrencilerin müzik eğitimi alacakları bir konservatuar kurmak olur. Konservatuarda aynı zamanda müzik aletlerinin yapımını da bizzat kendisi öğretir.
Ziryab Kordoba’ya sadece müzik konusunda fayda sağlamadı. Bu ülkeye geldiğinde Kordobalıların en basitinden yerleşik bir sofra adabı dahi yoktu. Yaşantıları oldukça ilkel ve barbarlık düzeyindeydi. İnsanlar yiyecekleri ne varsa onu masaya koyuyor ve elleriyle tıka basa yiyorlardı. Ziryab öncelikle masaya kar beyazı bir örtü serdi. Bu örtünün sık sık yıkanmasını yanındakilere tembihledi. Öğün denilen bir zamanlama da mevcut değildi. Kordobalılar istedikleri zaman istediklerini yiyorlardı. Herhangi bir kural yoktu. Hal böyle olunca, beslenme gününü sabah kahvaltısı, öğlen yemeği ve akşam yemeği olarak üçe ayırdı ve öğün geleneğini bütün Avrupa’ya yaydı. Yemeğe çorba veya salatayla başlanacak, ardından ana yemek ve en son da tatlı yenmesinin düzenini getirdi. Yemekler asla elle yenmeyecek ve Ziryab’ın tasarladığı çatal ve kaşıkla yenecekti.
Bütün bu yeniliklerle yetinmeyen Ziryab Avrupa kıtasına satrancı da ilk defa o getirip tanıttı, sevdirdi. Günümüzde dünya insanlığı sabah ve akşam yatmadan önce dişlerini fırçalıyorsa, her gün duş alıyorlarsa, terlenmeye karşı deodorant kullanıyor ve saçlarını şampuanla yıkıyorlarsa bunu Bağdat’tan Kordoba’ya gelen Kürt Ziryab’a borçludurlar. Tolstoy’un da söylediği gibi: “Tüm muhteşem hikâyeler ya bir yolculukla ya da şehre bir yabancı gelmesiyle başlar.” Ziryab’ın Kordoba’ya gelmesi ile de bütün insanlık güzellikten yana payını almış oldu. Yaşama kurallar silsilesi geldi. Bu kurallarla insana daha yakışır yaşantıya adım atılmış oldu. Ona gıpta etmemek elde değil, Ziryab’a müteşekkiriz.
Ve bugün bizi büyüleyen, insanları baştan çıkaran, kuyruklu eteklerle ve saçlarda rengarenk güllerle yapılan bu dansı başlatan da yine Ziryab’dı. Böyle olunca büyülenmenin etkisinde kalan gözlerimin önünden Ziryab da eksik olmadı. Uzun ince ve esmer renkli, adı altın suyu anlamına gelen bu ilginç Kürt zaman zaman dans edenler arasındaki yerini gelip aldı. İnsanlarımız tarafından dahi çok da bilinmeyen, gözlerimin önünde flu beliren bu müthiş yeteneklere sahip insana gülümseyerek uzun uzun baktım, yüreğimdeki çılgın orkestranın şefi Ziryab’a uzaktan işmar ettim. Anısı önünde saygıyla eğildim. Bir kısmını dile getirdiğimiz, insanlığa sunduğu birbirinden güzel sayısız hizmetlerden dolayı gururlandım! Bizden bir insanın insanlığa sunduğu bunca hizmetten bizler ne kadar yararlandık, onu da kendi kendime sormadan edemedim.
 
 
Kudelstaart, 4 Aralık 2024


23 Kasım 2024 Cumartesi

DİL



DİL

Yaşım bir hayli ilerledi. Şimdilerde yetmişli yaşlardayım. Söze yaşım başımla ilgili karamsarlık barındıran bir edayla girsem de girizgahıma damdan düşercesine el attığımın ben de farkındayım. Belki, öncelikle adımı mı bilmek isterdiniz, bilemedim. Yeri geldiği zaman elbette bunu da söyleyeceğim, çok uzun sürmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Sizi temin ederim. Benim bildiğim genç yaşlı, kadın, erkek, zengin veya fakir olan her insan ömrünün kelebek ömrü misali, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar çarçabuk geçip gittiğidir. Bu yaşlara gelindiği zaman, eğer ortada yeterince değerlendirilemeyen, gerektiğince yaşanmamış her ömrün insana daha çok ağır geldiğidir. Anlık durduramadığımız, hatta bir nebze yavaşlatmayı dahi beceremediğimiz, çokça olan hızıyla akıp giden, başımızı döndüren, ömrümüzün aceleci treni. Oysa kimi istasyonlarda biraz daha uzun kalmak, oturup dostlarla çaylar, kahveler veya bir kadeh rakı içmek, tatlı tatlı sohbetler etmek istemiyor değiliz hepimiz. Zaman denilen zalim, ömrümüze ait olan her şeyi önüne katan yoğunluklu bir sel misali ara vermeksizin sürükleyip gidiyor. Dolayısıyla, her dilde ayrı bir kelime ile adlandırılan, Türkçe dilinde ise bu ve benzeri pek çok kelimede olduğu gibi, hiç zahmete kapılmadan işin kolayına kaçarak Araplardan aşırdığımız “zaman” kavramının önüne geçilmediğini, onun soğuk etli ve durdurulamaz olduğu hepimizin malumu. Kimi zaman yaşadığınız zamanı durdurmak istediğiniz anlar elbette de oluyor. Bildiğiniz gibi çoğunlukla mutlu olduğunuz anlarda bunun en azından biraz daha aheste aheste geçmesini istiyoruz. Yaşadığımız her mutlu an bizlere zamanı bi güzel unutturur. Zor anlar ise zamanı canlılar için felaket haline getirir. Ama bu konuda eliniz kolunuz bağlı olduğu için yapabileceğiniz bir şey yoktur. Hızla geçmesini, özlem duyduğunuza kavuşmak istediğinizde, yani vuslat söz konusu olduğunda da vaktin çabukça geçmesini isteseniz de bu konuda hiçbir kıpırtının olmadığını fark edersiniz. Böylesi beklentilerin her anında kendi kendinize kahrolursunuz.
Oldu olacak yeri gelmişken unutmadan adımı da söyleyeyim artık. Çok önem teşkil ediyormuş gibi söylemekte fazlasıyla nazlandım. Adım Musa. Anadolu’da “zaman” kelimesi konusunda olduğu gibi herhangi bir Arap çölünde doğmadığım halde ebeveynlerim sağ olsunlar, bana da Arapça bir isim bahşetmişler. Anlaşılan kendi dillerinde bir isim bulma uğraşısına girmek yerine, bu konuda da yine işin kolayına kaçılmış ve hâlihazırda bu kadar çok Arapça isim olduğuna göre bunlardan biriyle adlandırılmışım. Arap isimleriyle adlandırılmak bu denli rağbet görünce, diğer dünya olarak da adlandırılan yere ruhlarımızın uçup gitmeleri halinde, kimi zaman cennetin kapılarının kolaylıkla sonuna kadar açılmasında; Arap isimleriyle bir nevi iltimas mı geçiliyor diye düşünmediğim olmuyor değil. Olur ya böylesi bir durumun yaşanması halinde, o zaman değmeyin keyfine, yaşadık demektir. Diğer dünyada yan gelip yatmayı garantilemiş sayılırım. Musa adıyla bu dünyada olmadı, ama hiç değilse o bilinmezliğini büyük sır olarak koruyan mekânda bir elimiz yağda, diğeri de balda olacak. Alacağımız ve sayısı bolca olduğu kuvvetli bir ihtimal dahilinde olan Huriler de işin cabası. Değil iki, altı elinin parmaklarını da geçen çokça hatunla oluşturacağım haremimden gelen çalgı ve çengilerin sesi kulağıma şimdiden gelmeye başladı bile. Vur patlasın çal oynasın. Yaşadık.
Çokça amcanın, kardeşin, kız kardeşin, halanın, teyzenin, dayının, gerekmeyenlerin, çoluk ve çocuğun olduğu büyükçe bir ailede büyüdüm. Doğrusu büyük bir ailede büyümüş olmanın olumlu sayılabilecek herhangi bir getirisi var mıdır bilemiyorum. Benim bildiğim olmadığıdır. Kendi yaşantımdan pay biçecek olursam, çok da cazip bir durum değil. Bilinen o ki, bir şeyden ne kadar çok varsa, değerinin de o kadar az olduğudur. Dolayısıyla; ne kadar çok dayı, amca veya teyze ve gerekmeyenler varsa, onların da ederleri kendi aralarında bölünüyor olduğundan mıdır nedir, değerlerinde de o ölçüde azalım görülüyor, kıymeti harbiyelerinde daha çok düşüşler yaşanıyor. Bu yaşımda edindiğim tecrübelerden, “ne kadar az akraba o kadar az sorun demek,” gibi bir sav ileri sürecek olursam, kanımca yanılmamış olurum. Akrabalık konusunda da kan bağının olduğu kişilere çıkar sağlıyorsan, onlar tarafından akraba olarak görülüyorsun. Daha fazlası değil. Benim naçizane deneyimim bundan ibaret.
Biz iki kardeşiz. Çok şükür kardeşlik konusunda az sayıdayız. Babam akıllı adamdır, sayıyı cüzi tutmuş, sağ olsun. Az sayıda da olsak ilerleyen satırlarda bu kısıtlı azlığın sorunlarının da çok geniş çaplı olduğuna tanıklık edeceksiniz. Her ikimiz de hızla geçen zamanla birlikte belli yaşlara geldik. Yaşlanmanın belirtisi olan saçlar derseniz, onlar da alabildiğine döküldü, kalanlar arasında da tek siyahımsı kalmadı. Çehrelerimizde, çorak topraklarda olduğu gibi üst üste çizikler oluştu, gözlerimizin feri söndü.
Hareketlerimizde eskisine kıyasla gözle görülebilir yavaşlamalar oldu. Elbette bu yaşananlar olması gereken bir doğallığın getirisi. İnsanlar birbirleriyle kardeş olmanın doğallığıyla, bizdeki gibi iki kardeş arasındaki ilişkilerin de kardeşlik kavramına yaraşır bir şekilde olmasını istiyor. Lakin beklenen çoğunlukla olmuyor, bizim gibi toplumlarda genellikle bu güzelliğin çok uzağına düşüyoruz. Kan bağıyla ortak olunan kardeşlerin o nadide yerini, çok daha güzel bir şekilde insana büyük haz veren akrabalığın uzağındaki dostluklardan oluşan arkadaşlıklar alıyor. Kimi dostlukların samimiyeti, güzelliği, özverisi, özünüze verdiği güven çok daha göz kamaştırıcı olabiliyor. Kardeşinizi, amcanızı veya dayınızı, hatta ve hatta kendi anne ve babanızı seçme ihtimaliniz tamamen imkânsız. Ama arkadaşlarınızı kendiniz seçebilme şansına sahip olduğumuz hepimizin malumu. Günlük hayatta herhangi bir arkadaşınızın size ters düşmesi halinde bütün bağlarınızın köküne kibrit suyu döker, köprülerinizi yıkar, yollarınızı ayırırsınız. O dostluk orada biter.
Bir asası dahi olmayan bendeniz Musa’nın da kardeşiyle arasının biraz fazla limoni olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır. Bunun böyle olmaması konusunda kendi payıma elimden geleni yaptım. Yıllarca önce köyümden Ankara’ya taşındım, kendi imkanlarımla okudum, iş bulup çalıştım, evlendim ve çoluk çocuğa karıştım. Kardeşim Süleyman ise köyde kaldı. Gördüğünüz gibi rahmetli babam kardeşimin adını da yine hiç zahmetlere girip başka isimleri araştırmadan Arapça bir isimle kardeşimi de geniş bir alanı kaplayan kendi çayırına salmış.
Çocuklarımı okutmak için elimden gelen gayreti gösterdim. Bu konuda bütün imkanlarımı seferber ettim. Mesailere kaldım, daha çok çalıştım, yemedim, içmedim, onların imkanlarını daha geniş kılabilmek için çabalayıp durdum. Tabii çocuklarımın yanı sıra köyde kalan kardeşim Süleyman’ın çocuklarını da benimkilerden ayırmadan aynı şekilde evime aldım ve kendi imkanlarımla onları da okuttum. Sağ olsun eşimin de katkısı ve özverisi en az benim gösterdiğim kadar oldu. Kardeşimin çocuklarını da kendi çocuklarımız olarak gördük. Her ne kadar yeğenlerimi de ayırmaksızın okutsam da kardeşimle aramız yıllarca limoniliğini korudu. Bu hiçbir zaman mandalinaya veya elmaya dönüşmedi. Bunun nedenini de çoğu zaman anlamakta zorlandım. Bütün hayatım boyunca bu limonilik yüreğimin buruklaşmasına neden oldu.
Yeğenlerim de kendi çocuklarımız gibi okullarını bitirip işe girdiler ve kariyer yaptılar. Büyük yeğenim Salih okuyup doktor oldu. Başlarda bana karşı olan saygı ve sevgisinde herhangi bir kusur yoktu. Fakat zamanla ne zamanki kardeşimle bozuşmamızın dozunun biraz daha büyümesiyle o da dişlerini gösterdi. Ona verdiğimiz emekleri, fedakarlığımızı, kendi çocuklarımız olarak görüp onları yıllarca okutmamızı, kariyer sahibi olmalarında bütün özverimizin üzerini, eline aldığı kalınca bir kalemle fütursuzca çizdi.
Aklımdan hiç çıkmaz; yıllarca önce, çok az sayıda kuşun kentli göğümüzde kanat çırptığı sisli ve karlı bir kış günüydü. Ankara’nın adeta insan etini kesen kuru ayazlı soğuğuydu. Sokaklar tamamen buz kaplıydı. Yaşlılar düşüp bir yerlerini kıracakları korkusuyla dışarı adım atmıyorlardı. İnsanlar işlerine gidip gelirken kayıp bir yerlerini kırmamak için büyük çaba harcıyorlardı. Gündüzleri kaymaya çalışan çocukların ise keyiflerine diyecek yoktu. Dört bir ya da bacalardan siyahi dumanlar yükseliyordu. O gün saat akşam on bir sularındaydı. Telefonum çaldı. Gecenin bu saatinde bu karda kışta kim arıyor diye telaşlandım, bu hiç hayra alamet değildi. Telefonda doktor yeğenim Salih’in adını görünce telaşım daha da arttı. Telefonu açtım, fakat telefondaki kişi Salih değildi, onun bir arkadaşıydı. Salih’in bir kavgaya karıştığını, şu anda hastanenin önünde olduklarını, önce Salih’in babası kardeşimi aradıklarını ve çağırdıklarını söyledi. Çok acil durumda oldukları halde, kardeşim Süleyman’ın oğlunun yanına gelmediğini nefes nefese anlattı. Hastaneye verecek parası olmayan, bütün maaşını kumara yatıran yeğenimi de özel hastanenin almadığını ve yardımıma ihtiyacı olduğunu da aynı heyecanla anlatınca, hemen verilen adrese arabayla buzlanmak üzere olan yollarda her türlü dansımızı yapa yapa zor bela gittik.
Salih’i kumar borcundan dolayı alacaklıları çok kötü dövmüşlerdi. Ön taraftaki alt ve üst dişleri kırılmıştı. Ağzı, burnu ve elbiseleri kan içindeydi. Burnu, gözü ve yanaklarında morarmalar vardı. Eşimle geldiğimizi görünce uzandığı yerde doğrulur gibi yaptı. Utandığını sezdim. Salih aslında iyi bir çocuktu. Tek eksiği anne ve baba sevgisi görmemiş olmasıydı. Sevgisizlik söz konusu olmaya görsün bitkilerin solmasına dahi neden olurdu. Biz her ne kadar bu açığın farkındalığını kavrayıp kapatmaya çalıştıysak da gösterdiğimiz yakınlık, ilgi ve alaka öz anne ve babasının sevgisinin yerini almasının doğal olarak biraz uzağında kaldı.
İlgi bekleyen gözlerle bize uzun uzun baktı ve sonrasında bakışlarını yeniden yere indirdi. İçim acıdı, yeğenimin bu zavallı halinden dolayı gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Belli ki çok acı çekiyordu. O olduğu yerde kıvrandıkça yüreğim sızlıyordu. Onu bu hale getirenlerin elleri kırılsın diyeceğim ama aslında bu hale gelmesine kendisi sebep oluyor. Ama yine de elleri kırılsındı bunu yapanlar.
Kırılan dişleri dilinin yarısının kesilmesine neden olmuştu. Yeğenimi hemen hastaneye yatırdık ve gerekli müdahaleyi yapıp öncelikle dilini diktiler. Kırılan dişleri sonradan yapılacaktı. Yaklaşık bir hafta hastanede kaldı. Eşimle birlikte her gün yeğenimin ziyaretine gidip geldik. Taburcu olmasının ardından alıp eve getirdik. Babası ve annesi bir gün bile ziyaretine gelmediler. Telefon da etmediler. Nasıl böylesi bir acımasızla kardeş oluyordum hepten şaşırdım. Kendimden utandım. Bunu anlamak zordu. Bu denli bir acımasızlığı kabullenmek mümkün değildi. Bir hafta evimizde dinlenmesinin ardından evine gitti. Salih bize müteşekkirdi. Benim ve eşim Fahriye’nin ellerini defalarca öpüp bizi mahcup etti. Tezelden sağlığına kavuşsun, bir daha böylesi belalara bulaşmasın diye dilekte bulundum.
Çok geçmeden babası olacak kardeşimle küçük bir anlaşmazlıktan aramız bir hayli bozuldu. Kardeşim her zamanki gibi biri bin yaptı. Her ne kadar onun seviyesine düşmemeye çalıştıysam da bu kez onunla aramızda olan kardeşlik köprüsünü tamamıyla yıkmak zorunda kaldım. O köprüden daha fazla geçiş yapmam doğru olmayacaktı. Köprü oldukça sallantılıydı.
Birkaç hafta sonra telefonum yine uzun uzun çalmaya başladı. Aynı kış mevsimiydi, sis kalkmış, karlar erimiş ve saat yine akşam on bir sularıydı. Telefondaki de yine yeğenim Salih’ti. Yine telaşlandım. Telefonu açar açmaz Salih’in ağza alınmayacak bir tomar küfrü kulaklarımda yankıladı. Babasını savunuyordu. Babasının arkasında olduğunu, onun kimsesiz olmadığını vurguluyor, katmerli küfürlerini art arda sıralıyordu. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Terbiyesizliği hat saflardaydı. Haliyle bu hatsız, terbiyesiz davranışını umut vaat etmesi gereken gençliğine, edindiği kariyere ve bizim vermeye çalıştığımız aile terbiyesine çok ters düşüyordu. Onun ağzından çıkan her kötü sözle ben böylesi bir iğrençliğin amcası olmaktan utanıyor ve yerin dibine giriyordum. Ona sakin olmasını ve beni bir dakikalığına da olsa dinlemesini söyledim. Kendisini zorlanarak ikna edebildim.
Kendimi toparladım, onunla aynı seviyeye düşmemeye gayret ettim. Dilimden dökülen cümleler aynen şöyleydi;
“Salih yeğenim, haklısın. Vallahi de billahi de yerden göğe kadar sen haklısın. Senin o küfürlerini ben yerli yerince hak ediyorum. Bir amcaya karşı alınmayacak bütün küfürlerini hak ediyorum. Çünkü ben seni kendi çocuklarımdan ayırmadan büyüttüm, okuttum adam olmanı sağladım. Ama görüyorum ki adam olmamışsın. Hepsini geçiyorum, benim yandığım ve bana koyan tek şey; benim diktirdiğim dille bana küfür etmiş olmandır. Diyecek bir şey bulamıyorum. Benim senin gibi bir yeğenim yok artık. Sen kendi yoluna, ben kendi yoluma. Yine de yolun açık olsun.” Bunları söyleyip telefonu yüzüne kapadım. Sanıyorum eteğinde bolca bulunan o okkalı küfür taşlarından başkalarını da arlanmadan sarfetmek istemiş olacak ki, tekrar tekrar arasa da telefonu açmadım. Sabah uyandığımda gözlerim uykusuzluktan mosmor olmuşlardı. Bakımlarını elimden geldiğince optimal düzeyde yapmaya çalıştığım halde, içimde sararıp solan çok şey vardı. Bütün istemime karşın bunun önüne geçemiyordum.
Düş aldıktan sonra, eşimle hazırladığımız kahvaltımızı yaptık. Anne ve babalarıyla birlikte torunlarım kahvaltı sonrası ziyaretimize geldiler. Onlarla kucaklaşmamızla birlikte olup biteni o an unutuverdim. Dünya dönüyor ve hayat devam ediyordu. Yüreğimde zorlamalarla gün doğdu. Oysa Cemal Süreya’nın da söylediği gibi;
“Hayat kısa ve kuşlar uçuyor’du.” Güne acemice başladım yeniden. İncinmelerinden ödümün koptuğu narin nar dallarım, torunlarım Pelşin ve Rüşen’le evimizin balkonunda gri göğümüze yeniden sökün edip uçuşan kuşları seyre daldık. Kuşlar havada dans edip birbirlerine kur yapıyorlardı. Onlar gökyüzünde biz de balkonumuzda mutluyduk. Unutmak ise insanların en büyük yeteneklerinden biriydi. Unuttum.
 
 
Kudelstaart, 14 Kasım 2024

8 Eylül 2024 Pazar

KIPRAŞMA


 

 

 

KIPRAŞMA

 

Yıllar önce köyü Camili’den Ankara’ya göç eden, eğitim hayatının ardından da oraya yerleşen Halis Bey, geldiği yörede herhangi bir taziye veya düğüne gitmemezlik etmezdi. Acı günlerinde Camili’de ve çevre köylerde bulunan hemşerilerinin acılarını paylaşır, mutlu günlerinde de onların yanında mutlaka olmak gibi insani ve güzel bir kişiliği vardı.

Köyü Camili’de teyzesinin vefat ettiğini bir sonbahar günü haber aldığı anda olabildiğince çabuk davranıp eşi ile birlikte yüz yirmi kilometre uzaktaki taziye evine geldi. Yol boyunca eşi ile birlikte vefat eden teyzesiyle olan anılarıyla rahmetliyi yad ettiler. Öylesine çok ve güzel anılar biriktirmişlerdi ki, onlar da şaşakaldılar. Onun çok iyi bir insan olduğu konusunda mutabık oldular.

Taziye evi oldukça kalabalıktı. Rahmetli teyzesi hem köyünde hem de çevre köylerde hatırı sayılır bir insandı. O nedenle beklenenin üzerinde insan taziyeye akın etmişti. Halis Bey ve eşi Fadime vefat eden teyzesinin yakınlarıyla hemen görüşüp onlarla kucaklaştılar, gözyaşı döküp acılarını paylaştılar. Daha sonra da ayrı gruplar halinde oturan kadınlar ve erkeklerin yanında yerlerini aldılar.

Erkeklerin oturduğu tarafta Camili’den, çevre köylerden, Ankara ve çevresinden pek çok insan gelmişti. Belediyenin getirdiği taziye çadırında sandalyede oturuyorlar ve kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Halis Bey’in yanlarına gelmesi ile taziye sahiplerinden evin büyük oğlu kuzeni Hasan ayağa kalkıp Halis Bey’i buyur etti ve samimi tavırlarıyla onu bir sandalyeye oturttu. Bu sırada cemaatte hazır ve nazır bulunan köy imamı yakasına iliştirdiği mikrofon aracılığıyla Kur’an’dan bildiği “vet tîni vez zeytuni” suresini okudu ve ardından bütün cemaatle birlikte okuduğu klasik “Fatiha Suresi” ile bitirdi. Halis Bey hafifçe öne eğilip baş sağlığı diledi.

Köy İmamı Şükrü camideki hutbelerinde ve böylesi taziye cemaatlerinde dini hikayeler anlatmayı çok seviyordu. Çok geçmeden yeni bir misafir gelmeden çok sevdiği bir hikâyeyi cemaate anlatmak istiyordu. Anlatımı gayet güzel olan ve öyküye kendi kelimeleri ve süslemelerini katmakta usta köy imamı Şükrü yakasındaki minik mikrofona yeniden eğildi.

“Muhterem cemaatimüslimin, yüce dinimizde ibret alınacak pek çok yaşanmış hikâye bulunmaktadır. Bugüne değin bunları camimizde gerek hutbede gerekse bir araya geldiğimiz acılarımızı paylaştığımız böylesi taziye günlerinde hep anlatırım. Sizler de gönül kulağınızla dinler ve öyle umut ediyorum ki, kendi kendinize kıssadan hisseler çıkarıyorsunuzdur. Hikayemiz Hazreti Peygamber Efendimiz zamanında geçiyor. Üç kafadar köylü bir yerden bir yere gidiyorlar. Epeyce ilerledikten sonra aniden hiç beklemedikleri bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağamaya başlar. Etraflarına bakınan köylüler etrafta sığınabilecekleri herhangi bir ev bulamazlar. Lakin yakınlarındaki tepeliğin altında bir mağara görürler. En iyisi yağmur geçene kadar bu mağaraya sığınalım diye sözbirliği yaparlar. Mağaraya sığınırlar. Ancak yağmur öylesine şiddetlidir ki, sürüklediği büyükçe bir kayayı getirip mağaranın kapısının kapanmasına sebep olur. Mağara kapısının kapandığını gören ve mağarada mahsur kalan üç kafadar önce tek tek kayayı itip kapıyı açmaya çalışırlar ve elbette başarılı olamazlar. Bunun üzerine her üçü de güç birliği ile kayayı itseler de nafile. Kaya çok büyük olduğundan hiçbir hareketlilik olmaz. Bütün çabaları nafiledir. Ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. İçlerinden biri geçmiş hayatlarında iyi amellerini anlatırlarsa, bu güzel amellerinden dolayı Allah’ın onların sesini duyacağını, rahmetiyle kendilerine merhamet edeceğini ve kayayı mağaranın kapısından uzaklaştıracağına inandığını söyler. Bunun üzerine birinci köylü iyi bir amelini anlatmaya başlar.”

Halis Bey ve bütün köylüler Şükrü Hocayı dinlerken, dünyadan adeta uzaklaşırlar. Hatta taziyede olduklarını, bir yakınlarının daha yeni vefat ettiğini unuturlar. Hikâye çok heyecanlıdır. Şükrü Hoca birinci köylünün dilinden huşu ile anlatmaya devam eder.

“Ben uzun yıllar önce işverendim. Bir gün yanımda çalışmak üzere genç bir adam geldi. Kendisini işe aldım. Ancak genç adam aynı gün işin bitmesini beklemeden çekip gitti. Ardından yevmiyesini koşturdumsa da beklemeden koştura koştura uzaklaştı. Sanırım acelesi vardı. Ben de onun yevmiyesiyle bir koyun aldım. Koyunu Allah rızası için onun adına aldım. Derken kuzulama vakti gelince, koyunun iki tane yavrusu oldu. Yıllar geçiyor ve ardına bakmadan kaçıp giden adamdan haber yoktu. Fakat aldığım o koyundan kocaman bir sürü oluştu. Derken günlerden bir gün orta yaşlarda bir adam çıka geldi. Önceleri adamı gözüm bir yerlerden ısırsa da çıkaramadım. Ne zaman ki adam kendisinin yıllarca önce yanımda çalıştığını, ama yevmiyesini almadan gitmek zorunda olduğunu anlatınca bunun yıllarca önce yanımda sadece bir gün çalışmış olan o genç adam olduğunu hatırladım. Kendisine karşı tepenin yamacında otlamakta olan sürüyü gösterdim. Bu sürünün kendisinin olduğunu söyledim. Adam çokça şaşırdı. Buna inanamadı. Ben de kendisine yevmiyesi ile o gün koyun aldığımı ve geçen zamanla birlikte, o koyundan bu sürünün meydana geldiğini anlattım. Adam elimi ayağımı öpmek istedi. Ben müsaade etmedim tabii. Bunun üzerine bana bütün hayatı boyunca minnettar kalacağını söyleyip hatır istedi. Sürüsünü de alıp gitti. Bütün bunları ben elbette ki, Allah rızası için yaptım. Bu benim amelimdir.” Hoca birinci amelini anlatır anlatmaz can kulağı ile hocayı dinlemekte olan cemaatten birkaç kişi yerinden kalkar gibi oldu. Cemaatten sigara içmekten tamamen sararan altmışlı yaşlarda Erdal adlı bir köylü büyük bir heyecanla ve sesinde titremeyle ileri atıldı.

“Hocem, Şükrü Hocem, kaya kıpraştı mı? Kıpırdedi mi?” diye sordu. Cemaatten pek çok kişi de aynı soruya cevap bekler gibi merakla bakıyorlardı. Halis Bey içinden kahkahalar atıyordu. Güya teyzesinin taziyesine gelmişti ama bu kadar eğleneceğini hiç tahmin etmemişti. Hatta biraz da suçluluk duygusuna kapıldı. Ama elinden geldiğince gülümsemesini, bu eğlenceli halini kimselere sezdirmemişti.

Hoca büyük merak içeren Büyükcamilili köylülerin yorgun kestane rengine çalan gözlerine bakıp Erdal’ın sorusunu cevapladı.

“Evet Erdal kardeşim, evet kıymetli cemaatimüslimin kapı dışardan ışık sızacak kadar açıldı. Sizin söyleminizle kıpraştı.”

Bu cevap üzerine başta sanki mağarada mahsur kalan kendileriymiş gibi bir edayla başta Erdal olmak üzere bütün cemaat derin bir oh çekti. Rahatladılar. Ve rahatlamalarının ardından ikinci adamın amelinin nasıl bir hikâye içerdiğini sabırsızlıkla beklemeye koyuldular. Bunun üzerine Şükrü Hoca yeniden söze başladı. Şükrü Hoca dini hikayeler anlatmanın insanları ne kadar çok etkilediğini bir kez daha gözlemlerken, cemaat de ikinci adamın hikayesiyle kayanın ne kadar kıpırdayacağını merak ediyorlardı. Tabii adamın ne kadar da büyük bir amele imza attığı konusunda da şaşakaldılar.  

“Evet cemaatimüslimin, nerede kalmıştık? İkinci köylünün amelini anlatacaktık.” Şükrü Hoca önündeki çaydan bir yudum aldı. Ve ikinci adamın amelini meraklı köylülere anlatmaya koyuldu.

“Ben zamanında çok zengindim. Benim işlerim bu kadar iyi giderken, insanlar perişan haldeydi. Deyim yerindeyse, insanlar açlıktan kırılıyorlardı. Günlerden bir gün evime bir kadın geldi. Kendisinin, kocasının ve çocuklarının aç olduğunu, kendilerine Allah rızası için yardım etmemi yalvar yakar rica etti. Ben de kendisine yardım edebileceğimi, ama bunun karşılığında benimle yatması gerektiğini söyledim. Kadın kabul etmedi ve gitti. Ertesi gün yeniden geldi. Yine yalvar yakar oldu, ama ben de benimle olmasında direttim. Kadın yeniden gitti. Bu gidişinde olup biteni aynen kocasına anlatmış ve kocası da yardım karşılığında benimle olmasına razı gelmiş. Üçüncü gün geldiğinde teklifimi kabul etmişti. Bunun üzerine kadının elbiselerini çıkardım. Tam birlikte olacağımız sırada kadın altımdan hızla çekildi. Nedenini sorduğumda, Yüce Allahtan korktuğunu söyledi. Bunun üzerine bu kadın, bu yoksullukla Allah’tan bu kadar çok korkuyorsa, ben dolup taşan varlığımla neden Allah’tan korkmuyorum diye kendi kendime hayıflandım. Kadın ile birlikte olmadım ama kadını soymuştum. Onunla birlikte olmadığım halde onun istediği parayı çıkarıp kendisine verdim. Bunu elbette ki, yüce Rabbimizin rızası için yaptım. Allah bu amelimden dolayı beni mutlaka ödüllendirecektir.”

Şükrü Hoca anlattıklarına daha noktayı koymak üzereyken, Erdal soru sormak isteyen siyah önlüklü ilkokul öğrencisi gibi ayağa kalktı. Heyecanını bastırdı ve bir kez daha öne atıldı.

“Hocem kaya kıpraştı mı?” Şükrü Hoca badem bıyıklarının altında çizgi halindeki bir gülümsemeyle, Erdal’ın ve cemaatin merakını yeniden giderdi.

“Evet, kaya biraz daha kıpraştı. İçeri daha çok ışık doluşsa da mağaradan çıkacak kadar kıpırdamadı.”

Cevabını alan ve biraz daha rahatlayan Erdal usulca yerine oturdu. Sıra üçüncü kişinin amelindeydi, başta Erdal ve cemaat kapının tam olarak açılıp açılmayacağını merak ediyorlardı. Bu arada ikinci köylünün amelinden hoşlanmayanlar da vardı. Biraz müstehcenlik içeriyordu. Bunun iyi bir amel olup olmadığı cemaatin gözünde biraz müphemdi. Zaten Erdal da sorusunu heyecansız ve biraz da ikircikli sormuştu.  

Halis Bey de köylülerin bu denli naif bir halde art arda gelen hikayelere nasılda odaklanarak dinlemelerini gözlemliyor ve çokça eğleniyordu. Hikâyenin gücünü yadsımıyordu.

“Muhterem cemaatimüslimin, gelelim son adamımızın ameline. Sizleri şimdi de onun ameli ile baş başa bırakayım.”

Şükrü Hoca biten çayını hizmet eden bir gence el işaretiyle yenilemesini istedi. Genç delikanlı hürmetle eğilip hocanın önündeki sehpadan boş bardağını aldı ve çayı doldurmak üzere atik hareketlerle evin mutfağındaki çay ocağına doğru uzaklaştı. Şükrü Hoca bu kez de üçüncü adamın adına söze yeniden başladı.

“Benim annem ve babam oldukça yaşlıydılar. Benim bir de koyun sürüm vardı. Hem annem ve babama bakıyor hem de çobanlık yapıyordum. Her akşam koyunlarımı sağıyor ve kırda bulunan sürümü orada bırakıp sağdığım sütü annem ve babama getiriyordum. Bir gün fırtına halinde yağmur yağdı. Yağmurun dinmesini, fırtınanın geçmesini beklemek zorunda kaldım. Annem ve babam için süt getirdiğimde onların geç kaldığımdan dolayı uyuduklarını gördüm. Ben de onları uyandırmaya kıyamadım ve elimde sütle sabaha kadar onların yataklarının başında uyanmalarını bekledim.”

Erdal ve cemaat akıllarından bir anda adamın anne ve babasına karşı ne kadar saygılı olduğunu akıllarından geçirdi. Kendilerinin bu konuda nasıl bir durumda oldukların tahlilini içlerinden yaptılar. Kendilerinde az veya çok memnun olanlar hafifçe gülümsedi, bu konuda çok eksiğinin olduğunu idrak edenler de bu açığı kapatmak için geç kalmadıklarını fark edip, mahcupça başlarını hafifçe öne eğdiler. Fakat Erdal yeniden bütün cesaretini toplayıp sözcülüğünü üstlendiği cemaatin merakını gidermek üzere sorusunu sessizliğin hakim olduğu taziye çadırında haykırdı.

“Hocem… Kaya kıpırdadı mı? Kapı açıldı mı?” Hoca önüne konan taze çaydan kendisinden emin bir yudum aldı. Çayın tadına diyecek yoktu. Doğrusu sonbahar da olsa dayatan bu bunaltıcı sıcaklarda çay hararetini iyi gideriyordu. Oturduğu sandalyede hafifçe arkasına yaslandı. Hocanın dibinde oturduğu zerdali ağacından sararan yapraklardan birkaç tanesi üst üste sehpasına düştü. Ve Şükrü Hoca bir kez daha Erdal’ın ölümcül sorusunu cevapladı.

“Evet Erdal… Evet kapı tamamen açıldı ve her üçü de mahsur kaldıkları mağaradan sağ salim çıktılar. Yüce Allah onların hayırlı amellerinin hatırına seslerini duydu. Kaya otomatik bir kapı gibi kenara kaydı.”

Akşam olmasına kısa bir zaman vardı. Taziyelerde yaslı insanların yüzlerce insana yemek vermesi anlaşılır bir durum değildi. Ancak böyle gelmiş ve böyle de gidiyordu. Taziye evinin fertleri vefat eden yakınından dolayı duydukları derin üzüntüyü rafa kaldırıp, akşam yemeğinin hazırlığı için kolları sıvadılar. Evin avlusunda yoğun bir kalabalık vardı. O nedenle epeyce koşturmaları gerekiyordu. Her şey zamanında, mükemmel ve güzel olmalıydı.

Hoca da yemek vaktini bekliyordu. Çok geçmeden Erdal müjdeyi verdi.

“Hocem, yemek hazır. Hadi buyurun. Yani kaya kıpraştı.” Şükrü Hoca espriyi tuttu. Gülümsedi. Güneş Qolit Tepesinin ardında batarken, göğü bir kızıllık sarıp sarmaladı.

“Afiyet olsun. Geçmişlerinizin canına değsin. Allah kabul etsin. Âmin…” gibi kısa cümleler ağızlardan döküldü. Hafif bir rüzgâr esintisi hissedilir gibi oldu. İğde ağacından etrafa mis kokular yayıldı. Zerdali ağacından sonra iğde ağacından da yapraklar düştü. Yemek sonrası cemaat yavaş yavaş dağılmaya başladı. “Kürt yemeğini yedikten sonra çarığını ararmış,” tezi bir kez daha kanıtlanmış oldu.

Erdal nasıl iyi ameller edinirim diye düşünceli bir şekilde Camili Köyü’nün diğer yakasındaki evinin yolunu tuttu. Karnı tıka basa toktu. Halis Bey bir kez daha birbirinden ilginç ve komik izlenimlerle ev sahibi kuzenlerinden hatır isteyip arabası ile Ankara’ya döndü. Dönüş yolu boyunca yanında oturan eşi Belma’ya yaşadıklarını ve gözlemlerini, Erdal’ın hop oturup hop kalktığı hallerini anlattı. Kahkahalarla güldü. Ama, ev sahipleri çok yakınları da olsalar, onların bütün ısrarlarına rağmen taziye evinde yemek yememe prensiplerine karı-koca her ikisi de sadık kaldılar. Ankara’ya çöken akşam karanlığı birbirinden parlak milyonlarca yıldızla bezeliydi.

 

Kudelstaart, 8 Eylül 2024

 

 

 

 

 

 


KELEBEK VE DALGIÇ

KELEBEK VE DALGIÇ Kelebek ve Dalgıç , Fransız gazeteci, yazar ve Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin dünya çapında milyon...