3 Eylül 2026 Perşembe





RİZGAN Û NURÊ
Dinleyin ey sarp dağların çocukları,
kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler.
Bu söz, sıradan bir söz değildir.
Bu söz, sevdâyla başlayan, kanla biten bir sözdür.
Bu söz, Rizgan ile Nurê’nin ölümsüz aşklarının unutulmaz destanıdır.
Dengbêj der ki: Mezopotamya’da sevdalar gizlenmez.
Gizlenirse taş dile gelir, dağ bağırır, rüzgâr ele verir.
Rizgan ile Nurê de gizleyemedi o güzelim sevdalarını.
Sevda, onların kalplerinin derinliklerinden taştı; kuş olup uçtu, buğulu gözlerinde durmadı.
Aşklarının güzelliği Mezopotamya’nın kutsal toprağının dört bir yanına dağıldı.
Rizgan oğlan, dağ gibi bir delikanlıydı;
omuzlarında dağların sabrı,
gözlerinde uzun yolların kararı vardı.
Nurê ise ıpışıl, bal renkli bir sabah ışığıydı;
konuştu mu insanın içini ısıtır, sustu mu bütün canlıların içi üşürdü.
Onlar deliriverdiler ve birbirlerini deliler gibi sevdiler.
Ama sevda, törenin kara defterinde yazılı değildi.
Aileler karşı durdu; söz kesildi, yol kapandı, engel olundu.
Dağlar bile boyun eğmedi, yol vermedi;
insanlar insaf eylemedi, kurallar katıydı.
Rizgan dedi ki:
“Nurê’m, sevda beklemez. Seni Kûlî Mağarası’na kaçıracağım.
Ya birlikte yaşarız ya birlikte ölürüz. Bize bundan gayri yol yoktur.”
Nurê dedi ki:
“Kış yakındır, Rizgan’ım.
Kar düşünce karda izimiz kalır.
İzimiz kalınca ölüm gelir, bizi bulur.
Amcaoğlum zalim Oco’yu bilirsin…
Tavşanın izinden can bulan Oco’yu.”
Ama sevda korkuyu dinlemez.
Bir gece vakti, ay yarımken,
kalpler ise hepten tamken,
düştüler ince uzun bir yola.
O yol yalnız dağ yolu değildi;
o yol, onların geri dönüşü olmayan yazgısıydı.
Uzaklarda Kûlî Mağarası onları bağrına aldı.
Issızdı, karanlıktı, izbeydi ama onlar yalnız değillerdi.
Çünkü sevda vardı.
O mağara, bu tutkulu sevdalılara saray gibiydi.
He lo looo…
Rizgan yorgundu, bitkindi; başını Nurê’nin dizine koydu.
Onun için bundan büyük bir teslimiyet ve huzur yoktu.
Pırpır atıyordu yüreği; yastığı, sevdiğinin yumuşacık diziydi.
Uyudu, derin uyudu.
Ve karmaşık rüyalar gördü.
İki dallı bir ağaç vardı.
Her dalda birer al elma sallanıyordu.
Her elmanın üstünde birer ak güvercin süzülüyordu.
Ve gökten, devasa kanatlarıyla hızla inen bir kartal…
Nurê can kulağıyla dinledi Rizgan’ın rüyasını.
Ve rüyayı yorumladı, onları bekleyen kaderi söyledi:
“Ey Rizgan’ım,
o ağaç benim boyumdur.
O dallar bizim bahtımızdır.
Elmalar tombul göğüslerimdir.
Güvercinler ruhumuzdur.
Kartal ise amcaoğlum zalim Oco’dur.
Gelir,
bizi bulur,
hiç acımadan bizi öldürür.”
Ve derken sabah karla geldi.
Toprak, süt beyazı bir kefen giydi.
İzler konuştu.
Ve zalim Oco çıkageldi.
Nurê hızla ona doğru koştu.
Sevdasını arkasına aldı, iki al elmanın olduğu sinesine vurdu:
“Beni öldür,” dedi.
“O kalsın.
Bedenim senin olsun,
nam sana, sevdam ona kalsın.”
Ama töre duymadı.
Törenin kulağı yoktu.
Oco’nun soğuk eli titremedi; silahın patlaması dağlarda yankılandı.
Nurê beyaz karlara düştü; kar, güzel bedenini sarıp sarmaladı.
Akan al kanla kar kızardı.
Mağara olduğu yerde suspus oldu.
Rizgan uyuyordu.
Sevdiğinin dizinden daha huzurlu başka bir yastık tanımamıştı.
Uyandı…
Ama geç uyandı.
İki beden kaldı geriye.
Ama bu, iki bedenlik bir sevda değildi.
Bu sevda, yüzyıllara yük oldu.
Bu hikâye burada bitmedi.
Çünkü Rizgan ile Nurê
toprakta kalmadı.
Söz oldu.
Klam oldu.
Dengbêjlerin dillerinde yürüdü.
Köy köy dolaştı.
Şehir şehir ağladı.
Dinleyen, gözyaşları için mendil çıkardı.
Çünkü bu hikâye
yalnız bir aşk değil;
ne yazık ki bir kez daha
sevdanın töreye yenilişiydi.
Söz bitti.
Ama acı, her zamanki gibi bitmedi.






SEYADÊ ŞAME - YARALI TURNA
"Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi.
Ve üç yüzyıllık göresim geldi seni."
Cemal Süreya
Sayedê Şame; Doğubayazıt’ın gururu, ihtişamlı İshak Paşa Sarayı’nın diyarı, bıçak gibi kesen soğuk rüzgârların eksik olmadığı sarp dağların eteklerindeki bir bölgede 1922 yılında dünyaya geldi. Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Çocukluğundaki zorluklar ve yokluk, gençlik çağlarında da bir kene gibi yakasına yapıştı. 1940’lı yıllarda, henüz on sekiz yaşlarında bir delikanlıyken, o da akranları gibi yoksulluğun çaresini İran’a gidip kaçakçılık yapmakta buldu. Ancak kara yazılmış kaderi, daha sınırı aşarken onu askerlere yakalattı. Kaçakçılık suçundan Erzurum Hapishanesi’nin zindanlarına atıldı. Seyad, zindanda özgürlüğüne kavuşacağı günleri beklerken, ailesi de Çorum’a sürgün edildi.
Seyad özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, ailesinin sürgün edildiği Çorum’a gitti. Ve işte orada, Çorum’un tozlu sokaklarında, kömür karası gözleriyle kalbini titreten bir güzeler güzeline rastladı. Bu esmer güzelin adı Zülfinaz’dı. Öyle ki, o gülümsediği zaman bütün evren gülümserdi. Ona ilk bakışta vuruldu. Zülfinaz da onu deliler gibi sevdi.
Aralarında sessiz ama derin bir sevda alevlendi. Nişanlandılar ve kendi aralarında ant içtiler:
“Birimize bir şey olursa, diğerimiz kimseyle evlenmeyecek.” diye sözleştiler.
Ancak her zaman olduğu gibi “evdeki hesap çarşıdakine uymadı.”
Henüz altı ay geçmişti ki kara bir gün daha saklandığı yerden çıkageldi. Seyad’ı çekemeyenler onu ihbar etmişlerdi ve Seyad yeniden tutuklandı. Erzurum’un karanlık ve rutubetli zindanına bir kez daha atıldı.
Zindanda da olsa yıllar yılları kovaladı. Zaman durmadı.
Zindanda tanıştığı bir asker, onun kaderini değiştirdi. Gizlice verdiği küçük bir eğe, demir parmaklıklarını onun için umuda çevirdi. Seyad, karlı bir kış gecesi firar etti. Günlerce durup dinlenmeden yürüdü. Aç ve yorgundu, perişandı; ama yolun sonunda özgürlüğüne kavuşmak gibi umut dolu bir güzellik vardı. İnatla direndi ve sonunda İran’a ulaştı.
O sırada İran, Sovyetler Birliği’nin işgali altındaydı. Sovyetler İran’dan çekilirken kimliği olmayanları da beraberlerinde Moskova’ya götürdü. Seyad da bu kimliksizlerden biriydi.
Kısa süre sonra Sovyet vatandaşı oldu. Ancak hemen ardından casusluk şüphesiyle Sibirya’ya sürüldü. Sibirya’nın soğuğu, Erzurum zindanlarını aratıyordu. Sürgünlüğü on bir yıl sürdü. Stalin’in ölümünden sonra kapılar açıldı. Ama Seyad artık eskisi gibi değildi; yorgun, kırgın ve adeta yaşayan bir ölü gibiydi.
Erivan’a yerleşti. Güzel sesi ona yeni bir yol açtı. Erivan Radyo’sunun sevilen sesi oldu.
Bir gün arkadaşlarının ısrarıyla ilk defa radyoya çıktı. Yasaklı bir dil olan Kürtçede günlerce klamlar söyledi. Sesi dağları, ovaları, denizleri aşıp dalga dalga yayıldı. Sınırları aştı; Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar ulaştı.
Bir gün Doğubayazıt’ta Erivan Radyosunu dinleyen bir yakını, Seyad’ın sesini duyunca donakaldı. Oysa Seyad’ın çoktan öldüğü sanılıyordu. Hemen bütün aileye haber verildi. Seyad’ın yaşadığı müjdesi akrabalara ulaştırıldı. Ailesi gözyaşları içinde radyoya kulak verip onun söylediği klamları yürekleri parçalanarak dinlediler. Çok geçmeden, Seyad’ı bulup getirmek için Erivan’ın yolunu tuttular. Uzun aramalardan sonra onu bulup memleketlerine getirdiler.
1991 yılıydı.
Ailesine gecikmeli de olsa kavuşan Seyad, kalabalığın içinde bir yabancı gibiydi. Tanımadığı yüzler, büyümüş çocuklar, değişmiş hayatlar ve pek çok ölen vardı.
Akrabalarıyla tanışırken gözleri, kapı önünde oturan kendi yaşlarında bir kadına takıldı.
“Beni herkesle tanıştırdınız ama bu bacım hakkında hiçbir şey söylemediniz. Bu kim?” diye sordu.
Bir anda sessizlik çöktü. Kimseler ne diyeceklerini bilemedi.
Bütün cesaretini toplayan bir adam ayağa kalktı. Sesi titriyordu:
“Nasıl tanımazsın? O, nişanlın Zülfinaz. Seni elli yıldır bekleyen kadın.”
Zaman o an durdu.
Seyad başını eğdi.
Utanç, pişmanlık ve geç kalmışlık gelip boğazına bir yumruk gibi oturdu. Ne diyeceğini bilemedi. Kocaman bir taş gibi sustu. Elli yıl öncesine gitti. Yüreğini kavun acısını andıran nahoş bir acı kapladı. Elleri titriyor, uzaktan uzağa korkuyla Zülfinaz’a bakıyordu. Suçu büyüktü, afedilemezdi.
Zülfinaz’ın bakışları sanki şöyle diyordu:
“Bak, ben bir kadın olarak sözümüzde durdum. Seni tam elli yıl bekledim. Oysa sen beni unuttun; ilk fırsatta evlenip bir hayat kurdun. Hiç haber salmadın.”
Seyad bir daha onun yüzüne bakamadı.
Kısa bir süre sonra Erivan’a geri döndü.
Ve iki ay sonra ailesine bir mektup ulaştı.
Mektupta, Seyadê Şame’nin öldüğü yazıyordu.
Ama aslında o, bir şarkıya dönüşmüştü artık.
Zülfinaz’a ithafen yazdığı klam, onun güzelliğini, ona olan özlemini ve duyduğu acıyı dile getiren bir ağıt oldu. Çok sevdiği amcasına seslenerek Zülfinaz’a olan aşkını ve onun güzelliğini ona anlattı.
“Apooo… Esmer eman eman…” diye başlayan bu klam, yarım kalmış bir aşkın sesi hâline geldi.
O günden sonra bu klam; bir ömrün, bir bekleyişin ve acıya gark olmuş iki sevdalının kavuşamamalarının hikâyesi olarak dilden dile dolaştı.
Seyad ile Zülfinaz’ın aşklarında kavuşma olmadı.
Onların sevdası, salt anlatılmak için yaşandı.
Kudelstaart, 24 mart 2026










DENİZE YÜRÜYEN KADIN
Arjantinli şarkıcı ve halk ozanı Mercedes Sosa’nın müzik dünyamdaki yeri her zaman ayrıcalıklı olmuştur. “Gracias a la Vida”yı -“Hayat, Sana Teşekkür Ederim” şarkısını ve diğerlerini bugüne kadar abartısız yüzlerce kez dinledim. Her dinleyişimde şarkı, içimde başka bir yere dokundu; bana her defasında bambaşka bir haz verdi. 2009 yılında hayata veda eden bu büyük şarkıcıyı tanımış, sesine yetişmiş olduğum için ben de hayata yüzlerce kez teşekkür ettim. Ömrüm yettiğince de teşekkür etmeyi sürdüreceğim.
Mercedes Sosa, “Latin Amerika’nın Annesi” ve “Sessizlerin Sesi” olarak bilinirdi. Ben Latin Amerikalı değildim; Allah’ın bir Kürdü’ydüm. Yine de onu biraz annem gibi görürdüm. Gür ve derin sesiyle çok uzaklardan, kimselere sezdirmeden beni yanına çağırıyor gibime gelirdi. Ve ben havalara girerdim. Sesi, insanın içindeki iyi ve yaralı ne varsa ona ulaşırdı. Onu dinlerken, kontralto sesinin beni içimde saklı kalmış güzel bir yanımdan dolayı ödüllendirdiğini hissederdim.
Latin Amerika’da Mercedes Sosa gibi güçlü kontralto sesleriyle müzik dünyasında iz bırakmış pek çok sanatçı var. Grammy ödüllü Meksikalı sanatçılar Lila Downs ve Tania Libertad da tıpkı Mercedes Sosa gibi İspanyolca konuşulan coğrafyanın annelerindendir.
Bugün yine Mercedes Sosa’yı dinledim. Dinlediğim şarkının adı “Alfonsina y el Mar”dı: “Alfonsina ve Deniz.”
Şarkı, Latin Amerika edebiyatının öncü kadınlarından şair Alfonsina Storni’nin ölümünü anlatıyordu. Eserin bestesi Arjantinli besteci Ariel Ramírez’e, sözleri ise Félix Luna’ya aitti.
Alfonsina da tıpkı bizdeki Nilgün Marmara, Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath, İsveçli şair ve romancı Karin Boye ve Pulitzer ödüllü şair Sara Teasdale gibi hayatın yükü altında yorulan ve sonunda kendi yaşamına son veren kadınlardandı.
25 Ekim 1938’de Mar del Plata kıyılarına gelen Alfonsina Storni, denize doğru yürüdü. Dalgaların arasına karıştı ve bir daha geri dönmedi.
Ardında şiirlerini, hikâyesini ve denize uzanan o son yürüyüşü bıraktı.
Sizin de çok seveceğinizden emin olduğum şarkının sözlerinin yaklaşık karşılığı şöyle:
“ALFONSİNA VE DENİZ (Alfonsina y de Mar)
Denizin sular altında bıraktığı
O yumuşak kumların üzerinde,
Geri dönüşü yok artık
Onun o küçük ayak izlerinin.
Yalnızca tek bir patika,
Hüzün ve sessizlikle örülmüş,
Ulaştı derin sulara kadar.
Yalnızca tek bir yol,
Sessiz acılarla bezeli,
Ulaştı denizin köpüklerine kadar.
Tanrı bilir hangi korku
Eşlik etti sana,
Hangi eski acılar
Sesini soluğunu kesti.
Seni dinlendirmek için,
Uykulara daldırdı
Deniz kabuklarının şarkısı;
O şarkı ki söylenir
Denizin karanlık derinliklerinde
Bir deniz kabuğu tarafından.
Gidiyorsun Alfonsina,
Yalnızlığınla birlikte.
Hangi yeni dizelerin
Peşindeydin ararken?
Rüzgardan ve tuzdan
Kadim bir ses
Ruhuna kur yapıyor
Ve alıp götürüyor onu.
Ve böylece gidiyorsun sonsuzluğa
Bir rüyanın içindeymiş gibi,
Uyuyarak, Alfonsina,
Üzerinde denizden bir giysiyle.
Beş küçük deniz kızı
Alıp götürecek seni
Deniz yosunundan ve mercandan
Yolların arasından.
Ve deniz atları,
Fosforlu ışıklarıyla,
Bir halka oluşturup dönecek etrafında.
Ve suyun altındaki canlılar
Çok yakında
Oynayacaklar senin yanı başında.
Lambanın ışığını
Benim için biraz daha kıs.
Umarım huzur içinde uyursun,
Ey dadı, barış içinde.
Ve eğer o ararsa,
Burada olduğumu söyleme ona.
De ki "Alfonsina geri dönmeyecek".
Ve eğer seni ararsa,
Burada olduğumu asla söyleme ona,
De ki ben çekip gittim.
Gidiyorsun Alfonsina,
Yalnızlığınla birlikte.
Hangi yeni dizelerin
Peşindeydin ararken?
Rüzgardan ve tuzdan
Kadim bir ses
Ruhuna kur yapıyor
Ve alıp götürüyor onu.
Ve böylece gidiyorsun sonsuzluğa
Bir rüyanın içindeymiş gibi,
Uyuyarak, Alfonsina,
Üzerinde denizden bir giysiyle.”
Vaktiniz olursa “Alfonsina y el Mar”ı Mercedes Sosa’dan ya da Lila Downs’dan dinlemenizi öneririm.
Söz, farkına varmadan uzadı; yazı da uzun soluklu bir yolculuğa dönüştü. Öyleyse affınıza sığınarak son sözü, denize doğru yürüyüp dalgaların arasında kaybolan şairimiz Alfonsina Storni’ye bırakalım.
Onun bir şiiriyle yazıya noktayı koyuyor; hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
“URGE (Acilen İhtiyacım var)
Ağrım ve acımla,
Kederler saçarak dolaşıyorum ortalıkta.
Bana ait sevgi dolu tek bir söz yok,
Herkes beni hor görüp nefretle bakıyor.
Kalbim...
Acı çekmekten yoruldu, çok yoruldu,
Onun şöyle dediğini çok defa duydum:
Beni acıyla dolduran şu sözleri:
İhtiyacım var, ihtiyacım var...
Kollarının altında beni uyutup sarmalayacak birine,
Zaferlerimi ve yenilgilerimi anlatabileceğim birine,
Beni teselli edecek ve acılarımı dindirecek birine.
İhtiyacım var, ihtiyacım var...
Beni sevecek bir insana,
Bütün bu acıları unutturacak birine,
Ve ruhuma barış getirecek bir güne.”





ŞARKILARLA VALS
Başlık, dans konusunda hayli iddialı olduğum izlenimini verebilir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Dans denilen o zarif sanat karşısında beceriksizliğimin sınırı yok desem yeridir. Tanrı, belli ki yetenekleri dağıtırken bu konuda bana (benimle ne alıp veremediği varsa,) pek de cömert davranmamış. Mabut vermeyince Mahmut zavallısı ne yapsın? Müzik başladığında herkes salına salına dans ederken Mahmut olduğu yerde “zınk” diye kalır.
İlk dansımı sanırım on altı yaşlarındayken yapmıştım. Partnerim oldukça güzel bir kızdı ve onunla mutlaka dans etmem gerekiyordu. Kaçış yoktu. O korkulu an yaklaşırken pistteki çiftleri seyrediyor, özellikle ayaklarını nasıl hareket ettirdiklerini anlamaya çalışıyordum. Birkaç dakika dikkatle bakınca dansın sırrını çözeceğimi sanmıştım. Ne büyük saflık!
Derken partnerimin bana doğru yürüdüğünü gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüşçesine, kızara bozara ayağa kalktım. Erkek olduğuma göre bu pür acemilik filminin yönetmeni de ben olmalıydım. Dansımız başladı. Bir geri, iki ileri gidiyor; ne yaptığımızı bilmeden aynı hareketleri tekrarlıyorduk. Biz mi müziğe uyuyorduk, müzik mi çaresizce bize yetişiyordu, belli değildi.
Fotoğraflarımızın çekildiğini görünce sevindim. İçten içe yakınlık duyduğum bu güzel kızla geçirdiğim o an ölümsüzleşecekti. Partinin sonunda, fotoğrafçının kapının yanındaki duvara astığı fotoğraflar arasından bizimkini bulup aldım. O küçücük kâğıt parçasına yalnızca iki acemi dansçı değil; gençliğimin mahcubiyeti, heyecanı ve adı konulmamış duygularından biri de sığmıştı.
Aslında anlatmak istediğim dans değildi. Fakat yazının başlığı gelip destursuzca başköşeye kurulunca çağrışımlar beni yıllar öncesine götürdü. Ben de unutamadığım o mahcup anların akışına bıraktım kendimi.
Oysa size arabayla yaptığım kısa bir yolculuğu anlatacaktım. Yol boyunca dinlediğim şarkılardan ve onların ruhumda bıraktığı izlerden söz edecektim. Öyleyse lafı daha fazla dolandırmadan yeni bir paragrafa atlayayım.
Parağraf inişin yumuşakça yaptım. Çok şükür başımız, kaşımız, gözümüz yarılmadı.
Yolculuk Hollanda’dan Almanya’ya doğruydu. Böyle yolculuklarda dinlemek üzere müzikleri USB belleklere yüklemiş, her birine ayrı bir ad vermiştim: “Klasik, Caz, Halk ve Karışık”…
Bu kez elim “Karışık” olana gitti. İçinde Türkçe, Kürtçe ve Yunanca şarkılar vardı. Yol önümüzde uzanıyor, manzara camlardan akıp gidiyordu. Tekerlekler asfalt üzerinde ilerlerken şarkılar da içimde kendi yollarını buluyordu.
İlk parça Kürtçeydi. Solist, yakın zamanda keşfettiğim İngilizce öğretmeni Ercan Bingöl’dü. Bingöl, Kürtlerin yaşadığı ezilmişlikle köle olarak kullanılan Afrikalıların yaşadıkları arasında benzerlik kuruyor; Afrikalıların acılarını blues ile dile getirdiklerini, benzer acılar yaşayan Kürtlerin de blues yapmasının doğal olduğunu söylüyordu. Böylece kendisi de Kürtçe blues yapmaya başlamıştı.
Sözleri ve müziği ona ait olan parçanın Kürtçe adı “Ne Pir Derenge”, Türkçesi ise “Çok da Geç Değil”di:
“Çok da geç değil, gel hadi
Seni de beklemezsem nasıl da bir hiçim
Ah, saçı kısam, göğsüm daralıyor
Nefes alamıyorum, bir titremedir tutuyor beni
Hadi gir rüyama, şad et beni
Bitme gece, alma onu benden
Kıyısız kaldım, sessiz yasım
Hadi doğ güneş, onu getir kendinle”
Şarkı bittiğinde yolculuk sürüyordu ama insanın içindeki yolların nereye vardığını bilmek mümkün değildi. Bazen birkaç söz, yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralıyor; unuttuğumuzu sandığımız ne varsa sessizce önümüze bırakıyordu.
İkinci parça, Djivan Gasparyan’ın yıllardır severek dinlediğim “Mayrig” adlı eseriydi. “Mayrig”, Ermenicede “ana” demekti. Anne söz konusu olduğunda çoğu insan gibi benim de içimde hassas bir tel titrer. Bu yüzden Gasparyan’ın duduğu yıllardır kalbimin bir köşesini tutar.
Duduk, uzak bir dağın ardından esen rüzgâr gibi yükselirken Djivan’ın duygulu, yer yer çatallaşan sesi ona karışıyordu:
“İm anuşig, im knkuş mayrig/Benim tatlı, narin anam.”
Ardından o büyülü ses Türkçe sözlerle devam ediyordu:
“Le, le, mayrig, mayrig, mayrig
Niye böyle galdık, ayrık, ayrık?
Yine de ben isterdim elbet
Yaşamak el ele, yaşamak hayallerde hep
Ne zor bu yerlerde hayal etmek bile.”
İnsan annesinden ne kadar uzağa giderse gitsin, onun sesinden bütünüyle uzaklaşamıyor. Ülkeler ve sınırlar değişiyor ama insanın içindeki “anne” kelimesi hep aynı yerde duruyor.
Üçüncü şarkı başladığında Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyor, ruhumuzda “Hüseynikten Şeher Yoluna” çıkıyordu. Onunla birlikte biz de o şeher yoluna düşmüş gibi olduk. Yol bir anda Hollanda ile Almanya arasından çıkıp uzak bir memleketin dağlarına, sokaklarına ve özlemlerine uzandı. Şarkının sözlerini buraya yazmayayım. Çünkü bazı şarkılar anlatılmaz, dinlenir; bazı yollar tarif edilmez, yürünür.
Sıra dördüncü şarkıya geldiğinde arabanın içini Yunanca sözler doldurdu. Yunanistan’ın Sezen Aksu’su olarak anılan Haris Alexiou, “To Tango Tis Nefelis”i söylüyordu. Yanılmıyorsam parçanın aslı İtalyancaydı; bizde ise Nilüfer tarafından çok güzel yorumlanmıştı.
Bu şarkıyı dinleyen herkesin uzaklarda kalmış birini hatırladığına ve onu kalbinde sımsıkı sakladığına inanırım. Çünkü bazı melodiler, hafızamızda adını çoktan unuttuğumuz bir yüzü bulup çıkarır. Haris Alexiou Yunanca söylerken ben de ona acemice Türkçe eşlik ediyordum. Sözcüklerimiz farklıydı ama özlemimizin dili aynıydı. “Caddelerde rüzgar, kalbimde aşk var…”
Yolculuk güzeldi. Şarkılar önümüzdeki yolu kısaltırken içimizdeki yolları uzatıyordu. Bir melodi bizi çocukluğumuza, biri annemize, diğeri memlekete, bir başkası da uzakta kalmış bir sevdaya götürüyordu. Yolculuğun sonunda dostlara yeniden kavuşmak ise en az yolun kendisi kadar güzeldi. Çünkü insan bazen gitmek için değil, döndüğünde kime sarılacağını anlamak için yola çıkar.
Şimdi yeniden ilk dansıma dönüyorum.
O gece fotoğrafı edinmenin mutluluğuyla koştura koştura eve gitmiş, cebimden usulca çıkarıp uzun uzun bakmıştım. O fotoğrafta kendimi beceriksiz değil, mutlu görüyordum. Yanımda güzel bir kız vardı, müzik çalıyordu ve hayat önümde uzanan, sonunu bilmediğim bir yoldu.
Yıllar sonra aynı fotoğrafa baktığımda daha önce fark etmediğim bir ayrıntı gözüme çarptı: Partnerimin sağ elini sol elimle tutmam gerekirken tam tersini yapmıştım. O küçücük yanlış birden gözümde büyüdü. Gündiliğin, yani köylülüğün verdiği mahcubiyetle fotoğrafı küçücük parçalara ayırıp attım. Yalnızca bir fotoğrafı değil, belki de gençliğimin en saf anlarından birini kendi ellerimle yok ettim.
Şimdi düşünüyorum da asıl acemiliğim, dansta hangi eli tutacağımı bilememek değildi. Asıl acemiliğim, yıllar sonra o fotoğrafa bakarken genç bir çocuğun heyecanını, cesaretini ve masumiyetini görememekti. Yanlış tutulan bir ele takılmış, doğru olan ne varsa gözden kaçırmıştım.
Belki hayat da biraz böyleydi. Bir adımı yanlış attığımızı düşünerek bütün dansı değersiz sayıyor, küçücük bir kusur yüzünden güzel bir hatırayı yırtıp atıyorduk. Oysa dans, kusursuz adımlardan çok, müzik sürerken birbirimizin elini bırakmamaktı.
Özdemir Asaf’a ait olan şu şiir, belki de bütün bu anlattıklarımı benden daha kısa ve daha güzel ifade ediyor:
“Otobüsün sol camından
etrafı izlerken,
sağ camından kaçırdıklarından
ibarettir bazen hayat.”
Benim yaptığım da belki otobüsün sol camına yanağımı dayayıp hayat boyunca oradan dışarıyı seyretmek oldu. Bir yanda geçmişin mahcup dansları, öte yanda yol boyunca içime işleyen şarkılar… Biri yanlış tuttuğum bir eli, diğeri hiç bırakmak istemediğim insanları hatırlattı.
Peki, hep sol camdan bakarken sağ tarafta olup bitenlerden çok şey kaçırdım mı?
Sanmıyorum.
Çünkü insan her şeyi göremiyor. Her yolu yürüyemiyor, her şarkıyı sonuna kadar dinleyemiyor ve her dansta doğru adımı atamıyor. Önemli olan, bakabildiği pencereden gördüklerini kalbine alabilmesi; duyduğu birkaç güzel ezgiyi, tuttuğu birkaç sıcak eli ve vardığında kendisini bekleyen dostları unutmamasıdır.
Belki hayat, bir otobüs yolculuğundan çok, acemice katıldığımız uzun bir valstir. Kimi zaman bir geri, iki ileri gideriz. Bazen ritmi kaçırır, bazen yanlış eli tutarız. Yine de müzik devam ettiği sürece dans da sürüyor.
Ve insan, bütün beceriksizliğine rağmen, kendi hayatının şarkısına elinden geldiğince eşlik ediyor.

BAŞKA BİRİ NASIL SEVİLİR BİLMİYORUM







Başka Biri Nasıl Sevilir Bilmiyorum


Hangi şehre gidilir yalnız başına,
Hangi şarkı dinlenir senle olmayınca.
Kimle çay içilir ?
En güzel sözlerin altı kim için çizilir
Kimin kokusu saklanır…
Hangi hayal hediye edilir,
Hangi gözle bakılır o çiçek yaprağı kirpiklerine
Nasıl anlatılır gülüşünün sesi
Adının güzelliğine hangi alfabe de rastlanır
Senin bakışın hangi şiire benzer
Kime dokunur, sarılır, uyur bu kalp
Hangi insanda rastlanır sana…
Gel de anlat …
Senden başkası nasıl sevilir ?
Bilmiyorum ben … İlhan Berk
“İnsan dünyaya bir kez gelir.” Bu, dillerde eskimiş, söylene söylene sıradanlaşmış bir sözdür. Bildiğimiz kadarıyla hakikat de böyledir. Canlılar âlemine bir defalığına insan suretinde uğrar, sonra neresi olduğunu bilmediğimiz o meçhul yere doğru yola çıkarız. Fakat o yolculuktan önce, yeryüzünün bize sunduğu güzellikleri mümkün olduğunca ıskalamamak gerekir. Duygularıyla var olan insan, yeterince güzellik görüp ruhunda biriktirdiğinde meçhule giden o gemiye daha büyük bir gönül ferahlığıyla binebilir.
Oysa ıskalanmaması gereken ne çok şey vardır…
İnsanlığın güzel yürekli insanları, içlerindeki ışığı dünyaya sunarak görülmesi, duyulması, dokunulması ve hissedilmesi gereken sayısız güzellik bıraktılar, bırakıyorlar ve daha bırakacaklar. Kimi bir şiirin dizelerine sığındı, kimi bir öykünün satır aralarında soluklandı. Kimi taşa can verdi, kimi tuvale renk, sessizliğe melodi kattı. Bazıları göğe uzanan bir yapı kurdu; bazıları bir düşüncenin, felsefi bir yorumun ya da bir filmin içine insan ruhundan ince bir iz bıraktı.
İnsan, böylesi bir güzellikle geç karşılaştığında içten içe hayıflanır. “Ben bunu neden daha önce görmedim, neden duymadım?” diye sorar kendine. Kaçırdığı zamanın gölgesi düşer üzerine; süngüsü mahcuplukla düşer. Çünkü bazı güzellikler yalnızca görülmez, insanın içinde kendilerine bir yer açar ve onu, fark ettirmeden, başka birine dönüştürür.
Güzel insanlar öylesine çok, belki de sonsuz sayıda eser bıraktılar ki hepsine yetişmek bir ömre sığmaz. Yine de okumaya, araştırmaya, türlü renklerdeki gözlerimizle bakmaya, irili ufaklı kulaklarımızla dinlemeye ve yumuk ellerimizle dokunmaya mümkün olduğunca çok zaman ayırmalıyız. Çünkü her yeni güzellik, ruhumuza eklenen başka bir renk; içimizde sessizce yanan başka bir ışıktır.
Velhasıl, hayatın önümüze serdiği güzellikleri olabildiğince ıskalamamalıyız. Onlardan ne kadar çoğunu görür, duyar, hisseder ve içimizde biriktirirsek biz de o kadar güzelleşiriz. Belki o zaman, meçhule doğru yola çıkma vakti geldiğinde, ardımızda yarım kalmış bir özlemin ağırlığını değil, yaşanmış bir ömrün hoşnutluğunu taşırız.
Ve türlü renklerdeki gözlerimizi, mis kokulu incir reçeliyle dolu bir kavanozun kapağını usulca kapatır gibi kapatırız: İncir reçelinin tadını almış, kokusunu içimize çekmiş ve payımıza düşen güzellikleri ruhumuzda saklamış olmanın huzuruyla dünyaya el sallarız!

22 Haziran 2026 Pazartesi

KELEBEK VE DALGIÇ

 

KELEBEK VE DALGIÇ

Kelebek ve Dalgıç, Fransız gazeteci, yazar ve Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby'nin dünya çapında milyonlarca okura ulaşan kitabının adıdır. Bauby, bu eserinde sıra dışı ve bir o kadar da sarsıcı olan kendi yaşam öyküsünü anlatır. Kitap daha sonra ünlü yönetmen Julian Schnabel tarafından sinemaya uyarlanmış ve 2007 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne layık görülmüştür.

Ne yazık ki kitabı bugüne kadar okuma fırsatı bulamadım. Ancak filmini izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. İnsan ruhunun sınırlarını, yaşam iradesinin gücünü ve umudun ne kadar olağanüstü bir direnç kaynağı olabileceğini anlatan bu yapıt karşısında derinden sarsıldım. Etkisi günlerce üzerimden gitmeyince, bu film hakkında birkaç satır yazmak ve hissettiklerimi paylaşmak istedim. Belki bu satırları okuyanlar da filmi izlemek için bir fırsat yaratırlar.

Filmin ayrıntılarına girmeden önce aklıma eski bir fıkra geliyor. Hani şu dedektif filmlerine tutkuyla bağlı adamın hikâyesi, belki de biliyorsunuzdur.

Kasabanın birinde dedektif filmlerine büyük ilgi duyan bir adam yaşarmış. Hangi sinemaya yeni bir polisiye film gelse ilk bilet alanlardan biri mutlaka o olurmuş. Günlerden bir gün kasabaya çok meşhur bir dedektif filmi gelmiş. Adam heyecanla sinemaya koşmuş ama biraz geç kaldığı için bilet bulmakta zorlanmış. Sonunda güçlükle bir bilet alıp karanlık salona girmiş. En ön sıralarda oturabilmek için teşrifatçıdan yardım istemiş. Teşrifatçı da şans eseri önlerde boş bir yer bulup adamı oturtmuş. Ardından beklediği bahşiş için elini uzatmış. Adam cebini karıştırıp güçlükle bulduğu delik bir yirmi beş kuruşu teşrifatçının avucuna bırakmış. Bahşişin miktarını görünce bozulan teşrifatçı, adamın kulağına eğilip fısıldamış:

“Abi, sana bir şey söyleyeyim mi? Katil şoför.”

Merak etmeyin, ben o kadar acımasız davranmayacağım. Bahşişiniz az olsa bile filmin bütün sürprizlerini anlatmaya niyetim yok.

Jean-Dominique Bauby'nin hikâyesi 1995 yılının soğuk bir kış gününde başlar. O gün, on yaşlarındaki oğluyla birlikte arabasıyla bir yere giderken ani bir beyin kanaması geçirir. Uzun süren bir komaya girer ve yaklaşık üç hafta sonra gözlerini açtığında hayatının tamamen değiştiğini fark eder. Doktorlar kendisine tıpta "Locked-In Syndrome" olarak bilinen tanıyı koyarlar. Bu sendrom nedeniyle bilinci tamamen açık olmasına rağmen vücudunun neredeyse bütün hareket yeteneğini kaybetmiştir. Düşünebilmekte, hissedebilmekte ve çevresinde olup bitenlerin farkında olabilmektedir; ancak bedenine hükmedememektedir. Hareket ettirebildiği tek organı sol göz kapağıdır.

Birçok insan için bu durum yaşamın sonu anlamına gelebilirdi. Ancak Bauby pes etmeyi seçmez. Çevresindekiler onunla iletişim kurabilmek için özel bir yöntem geliştirirler. Yardımcısı her gün yanına gelir ve Fransız alfabesindeki harfleri kullanım sıklıklarına göre tek tek okur. Bauby söylemek istediği kelimedeki harf duyulduğunda sol gözünü kırpar. Harf harf, kelime kelime, cümle cümle ilerleyen bu olağanüstü sabır süreci sonunda kendi yaşam öyküsünü anlatan kitabını ortaya çıkarır.

Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insan yalnızca tek göz kapağının hareketiyle yüzlerce sayfalık bir kitap yazıyor. Üstelik sıradan bir kitap değil; dünya çapında yankı uyandıran, milyonlarca insana ulaşan bir eser.

Bauby'nin yaşam öyküsünde beni en çok etkileyen şey, bedenin sınırlarıyla ruhun sınırlarının aynı şey olmadığını göstermesidir. İnsan bazen her şeyini kaybettiğini düşünür. Oysa yaşam iradesi ve umut var olduğu sürece geriye hâlâ çok şey kalır. Bauby'nin hikâyesi tam da bunu anlatıyor.

Ne yazık ki kader ona uzun bir ömür tanımaz. Kitabı yayımlandıktan kısa bir süre sonra hayata veda eder. Ancak geride bıraktığı eser, yalnızca kendi yaşam mücadelesini değil, insan iradesinin neler başarabileceğini de bütün dünyaya göstermeye devam eder.

İşte bu yüzden Kelebek ve Dalgıç, yalnızca bir hastalık hikâyesi değil; umudun, sabrın ve insan ruhunun direncinin hikâyesidir. Filmi izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadım. Belki de bazı eserlerin değeri tam burada saklıdır. Film biter, ekran kararır, aradan günler geçer; fakat anlatılan hikâye insanın içinde yaşamaya devam eder.

Kullanım sıklığına göre dizilen harfler arasında en çok kullanılanlar E, L, A, O, I, N, S ve D harfleridir. Bu yöntemle tek bir kelimenin oluşturulması ortalama iki dakika sürmektedir. Düşünmesi bile insanı hayrete düşürüyor. Konuşamayan, yürüyemeyen, ellerini kullanamayan bir insanın yalnızca göz kapağını kullanarak bir kitap yazabilmesi başlı başına olağanüstü bir başarıdır. Filmin yönetmeni Julian Schnabel de böylesine zor bir hikâyeyi sinemaya aktarırken büyük bir ustalık sergilemiştir. Oyuncu kadrosunda Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner ve Marie-Josée Croze yer alırken, her biri karakterlerine güçlü bir derinlik kazandırmayı başarmıştır.

Film baştan sona insanı etkisi altına alıyor. Özellikle ilk yarım saatlik bölümde seyirci ilginç bir anlatım tekniğiyle karşılaşıyor. Ana karakter Bauby'yi uzun süre göremiyorsunuz. Onun yüzünü görmek için merakla beklerken yönetmen bilinçli bir tercih yaparak izleyiciyi Bauby'nin gözlerinin arkasına yerleştiriyor. Böylece olayları yalnızca izlemiyor, adeta onunla birlikte yaşıyorsunuz. Bu tercih filmin etkisini kat kat artırıyor.

Film boyunca hafızaya kazınan pek çok cümle duyuyoruz. Bauby, içinde bulunduğu durumu anlatırken şöyle diyor:

“Uzaklaşıyorum. Yavaş fakat emin bir şekilde. Tıpkı bir denizcinin demir aldığı kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimden uzaklaştığımı hissediyorum. Eski hayatım hâlâ içimde alev alev yansa da yavaş yavaş anıların küllere dönüştüğünü biliyorum.”

Bu sözler, insanın elinden kayıp giden hayatına dışarıdan bakabilmesinin ne kadar sarsıcı olduğunu gösteriyor. Bir başka sahnede kendisini sürekli bir dalgıç elbisesinin içinde hapsedilmiş gibi hissettiğini anlatıyor ve şu soruları soruyor:

“Acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir anahtar var mıdır? Ya da son durağı olmayan bir metro? Peki özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para?”

Bu cümlelerde yalnızca bir hastanın çaresizliği değil, insanın özgürlük arayışına dair evrensel bir sorgulama da saklıdır. Zaman zaman kendisiyle alay etmeyi de ihmal etmez. Hatta bir yerde, “Bir kurbağaya dönüştürülmeyi dileseydim ne olurdu acaba?” diye sorarak trajedinin içinde ince bir mizah yaratmayı başarır.

Filmin en etkileyici yanlarından biri de Bauby'nin kendisini yalnızca acıma duygusuyla tanımlamamasıdır. O, hâlâ hisseden, seven, öfkelenen ve umut eden bir insandır. Nitekim bunu şu sözlerle ifade eder:

“Duygulanmaya, sevmeye ve sevilmeye nefes almak kadar ihtiyacım var. Yine de tetikte olmak ve ılık bir teslimiyete kapılmamak için içimde biraz hiddet, biraz nefret taşıyorum; tıpkı düdüklü tencerenin patlamasını önleyen supap gibi.”

Bedeni bütünüyle işlevsiz hâle gelmiş olsa da zihni hâlâ capcanlıdır. Bir başka sahnede, “Özgürlükle aramda sadece bir kapı varsa bile onu açmaya gücüm yok,” derken insanın fiziksel sınırlılıklarının ruh üzerinde yarattığı baskıyı bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.

Film boyunca birbirinden değerli birçok replik duyuyoruz. Bunlardan biri özellikle hafızalarda yer ediyor:

“Entelektüel potansiyelimin bir hıyarınkinden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için yalnızca kendimden medet umabilirim.”

Bauby'nin zekâsı ve mizah anlayışı, en ağır şartlarda bile onu terk etmiyor. Aynı şekilde, “Yirmi haftada otuz kilo kaybettim. Kazadan sekiz gün önce sıradan bir rejime başladığımda böyle bir sonuç beklemiyordum,” sözleri de trajedinin içinden doğan kara mizahın güzel örneklerinden biridir.

Film yalnızca hastalığı anlatmıyor; insan kusurlarını ve hayatın ironilerini de gözler önüne seriyor. Bir yerde şu tespiti yapıyor:

“Haftalarca bir konu üzerinde çalışırsınız, işinin ehli kişilerin elinden defalarca geçer ve on beş günlük bir stajyerin bile fark edebileceği bir hatayı kimse görmez.”

Bazen mutluluğun ne kadar küçük şeylere bağlı olduğunu da hatırlatıyor. Öyle ki Bauby için bir noktada mutluluk şu cümlede özetleniyor:

“Şimdilik, şu ağzımda sürekli biriken tükürüğü yutabilsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.”

İnsan bu sözleri duyunca, günlük hayatın içinde şikâyet ettiği onca şeyin ne kadar önemsiz olduğunu düşünmeden edemiyor. Bauby, kendi deyimiyle bir dalgıç elbisesinin içinde hapis kalmış olsa da milyonlarca sağlıklı insanın başaramadığını başarıyor ve yalnızca sol göz kapağını kullanarak unutulmaz bir kitaba imza atıyor.

Filmin en dokunaklı bölümlerinden biri de yaşlı babasıyla yaptığı telefon görüşmeleridir. Oğlunu göremeyen, ona dokunamayan ve nasıl bir durumda olduğunu yalnızca hayal edebilen babanın hüznü izleyicinin yüreğine işliyor. Bauby bunu şu sözlerle anlatıyor:

“Zaman zaman bana telefon ediyor babam ve yardımcı bir elin kulağıma yerleştirdiği ahizeden onun titreyen, sıcak sesini duyabiliyorum. Cevap vermeyeceğini çok iyi bildiğiniz oğlunuzla konuşmak kolay olmasa gerek.”

İşte film boyunca buna benzer onlarca cümleyle karşılaşıyoruz. Her biri insanın zihninde iz bırakan, üzerine uzun uzun düşündüren sözler bunlar. Ortaya çıkan eser yalnızca başarılı bir biyografi değil; aynı zamanda insan iradesine, yaşama tutunma gücüne ve umuda yazılmış güçlü bir övgü niteliğinde.

Sanırım bakla artık ağzımda yeterince ıslandı. O hâlde size yine de bir şey söyleyeyim mi?

Merak etmeyin, katil şoför değil. Hatta ortada bir katil de yok. Dünyayı kan gölüne çeviren cinayetler, intikamlar ve bitmek bilmeyen şiddet sahneleri de yok. Bunun yerine insanı hayata daha sıkı bağlayan, umudu ve direnci anlatan, izledikten sonra uzun süre etkisinden çıkamayacağınız son derece güçlü bir film var.

İyi seyirler.

 

Amsterdam, 15 Ekim 2020

5 Aralık 2024 Perşembe

TENERİFE, FLAMENKO VE ZİRYAB

      Kordoba'da Ziryab Anıtı
 
 
 
 
 
 
 
İnsanlar hayatlarının son demlerinde istemsizce attıkları adımlar esnasında, gençlik dönemlerine kıyasla daha çok tatil yapmak, dünyada daha çok ülke görmek ve bulundukları toprakların dışında nefes alan farklı kültürleri de yakından tanımak istiyorlar.
Kişilerin imkanları dahilinde yaptığı böylesi her gezinin, seyahat edenlerde belli bir rahatlama ve huzur sağladığı bilinir. Yapılan seyahatin ardından çıkagelen bu huzur rehavetin yanı sıra, misafiri olduğunuz ülke insanlarının yaşam kültürleri dahilinde, onların gözünden dünyaya farklı bakabilme imkanını da bulur, olmadı dünyaya teleskobun diğer ucundan da bakmış gibi oluruz. Bu farklı bakışlar da kişinin usunun daha da görkemli biçimde zenginleşmesine katkı sunar. Tabii kişinin de her daim bu katkıya açık olması, bunu sindirmesi ve istemesi durumu vardır.
Yakın dostlarımızla birlikte en son bir haftalığına İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları’ndan Tenerife’ye gittik. 7 Tane volkanik adadan oluşan bu takım adaların 30 milyon yılda oluştuğunu öğrendiğimde şaşkınlığımdan “küçük dilimi yutacaktım” deyimini kullanırsam, yüklendiğim şaşkınlığın vahametini de daha iyi ortaya koymuş olurum, diye düşünüyorum.
1402 Yılında Jean de Bethencour tarafından fethedilen adalar, Portekizliler ve İspanyol’lar arasında yıllar süren çatışmalara neden olsa da Alcacova Antlaşmasıyla adalar en nihayetinde İspanya’ya bağlanır. Adaların yerlileri olan Guancheler halkı direnç gösterseler de pek çoğu o günün istilacı İspanyollar’ı tarafından insafsızca katledilir. Dünyadaki diğer anti-sömürgeci hareketlerin bastırılmasında olduğu gibi, burada da binlerce masum insanın kanı dökülür.
Bir haftalık gezimizi adada bulunan köy, kasaba ve şehirleri gezip gözlemleyerek geçirdik. En son başkent Santa Cruz’ da bir flamenko gecesine katıldık. Belki de insanların o meşhur “ölmeden önce yapılması veya görülmesi gerekenler listesinin” başında yer alması gereken etkinliklerden biri. Bizim için biraz gecikmeli oldu, ama hiç olmamasından evladır. Bu gösterinin muhteşemliğini kelimelerle ifade etmek imkânsız gibi bir durum. Bunu yazmak değil, bizzat canlı yaşamak gerekiyor. Gösteri esnasında dansçılar birbirinden daha renkli, gösterişli onlarca fırfırlı kıyafet ve saçlarında kocaman güllerle olağan üstü dansları ve sempatik hareketleriyle seyircilerini anında büyülüyorlar. Flamenko dansı yapan erkekler “bailaor ve kadınlar da “bailaora” diye adlandırılıyorlar.
Flamenko; o zamanların Endülüs topraklarında dışlanan, hor görülen, yok sayılan, ötekileştirilen insanların sürekli yaşadıkları adaletsizliğe karşı koymak ve bu gayri insani gidişata dur demek için başlatılan isyanın asil dansıdır. Ağıttır. Çırpan ellerin, yere hızla vurulan ayakların ritmi ve farklı bir gırtlak dahilinde söylenen şarkıların acılı sözleri, fırfırlı rengarenk etekler, birbirinden alımlı elbiseler insanı büyüler, başını döndürür, mest eder. Flamenko alabildiğine incelikleri ve zerafeti olan, belki de dünyanın en zarif başkaldırı dansıdır. Bu dansta öfke ve acı ayrılmaz bir bütündür, iç içedir. Dans esnasında bu duyguların dışa vurumunu gözlemlemek için çaba göstermeye gerek kalmaz. Her şey alenidir. Müzik dilinin evrenselliğine bir kez daha ikna olursunuz. Flamenko konserini defaatle izleseniz de her defasında aynı güzel edinimler kendiliğinden gelip sizi bulur, sımsıcak sarıp sarmalar ve bir kez daha baştan ayağa büyülenirsiniz.
Bu muhteşem gösteriyi izleyip bu topraklara erken rönesansı getiren Kürt Ziryab’ı anımsamamak elbette haksızlık olur. Asıl adının Ali Bin Nafi olduğu söylenen Ziryab; 789 yılında Musul’un bir köyünde, Kürt bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Kara yağız esmer teni ve çok güzel olan sesiyle ötüşü güzel bir kuşa benzediğinden ona sonradan Ziryab adı verilir. Ziryab Farsça dilinde “altın suyu” anlamındadır. Çok özel bir sese (Bahdinan ve Botan gırtlağı) sahip olan Ziryab’ın namı zamanla doğduğu toprakların dışına taşar.
Ziryab aynı zamanda şair, müzisyen, şarkıcı, satranç ustası, modacı, botanikçi ve coğrafya bilgini olarak da bilinir.
Muhteşem müzik yeteneğinin yanı sıra, pek çok alanda maharetli olan Ziryab Bağdat’ta tutunamayacağını, bu toprakların dışına çıkması gerektiğini anlayınca, Endülüs Emiri El Hakam’a bir mektup yazarak müzik ve diğer konularda olan bilgi ve maharetlerini anlatır. Emir, böylesine ilginç bir mektubun kendisine ulaşmasından sonra, bu büyük yeteneği sarayına memnuniyetle kabul etmek istediğini Ziryab’a ulaştırır. Ailesi ile birlikte uzun ve zahmetli bir gemi yolculuğunun ardından 822 yılında İspanya’ya gelen Ziryab, o gün hoş olmayan bir sürprizle karşılaşır. Zira İspanya’ya ulaştığı gün kendisini davet eden Emir El Hakam aynı gün ölmüştür. Ziryab bu haber üzerine yıkılır, ne yapacağını bilemez, perişan olur. Kuzey Afrika’ya dönmek ister. Ancak bu da mümkün değildir. Çok geçmeden ölen Malik’in oğlu İkinci Abdurrahman babasının varisi olarak tahta geçer. Adamları aracılığıyla Bağdat’tan babasının davetlisi olarak çok yetenekli bir müzisyenin geldiğinin haberini alan genç emir Ziryab’ı büyük bir merakla sarayına davet eder. Yoluna kırmızı halılar serer. Onunla yakından ilgilenir. Güzel bir ev sahipliği örneği sergiler. Ailesi ile dinlenmeleri için konaklar tahsis eder.
Emir İkinci Abdurrahman Ziryab’ı Kordoba’daki görkemli sarayında kabul eder. Emir Ziryab’ın çok yetenekli ve oldukça bilgili olduğunu ve onun ülkesine çok faydalı olacağına inanır, çokça çeşitlilik gösteren üstün yetilerinden faydalanmak ister. Onu dolgun bir maaşla bugünkü kültür bakanlığına getirir. Ziryab’ın yapmış olduğu ilk iş zengin fakir gözetmeksizin yetenekli olan öğrencilerin müzik eğitimi alacakları bir konservatuar kurmak olur. Konservatuarda aynı zamanda müzik aletlerinin yapımını da bizzat kendisi öğretir.
Ziryab Kordoba’ya sadece müzik konusunda fayda sağlamadı. Bu ülkeye geldiğinde Kordobalıların en basitinden yerleşik bir sofra adabı dahi yoktu. Yaşantıları oldukça ilkel ve barbarlık düzeyindeydi. İnsanlar yiyecekleri ne varsa onu masaya koyuyor ve elleriyle tıka basa yiyorlardı. Ziryab öncelikle masaya kar beyazı bir örtü serdi. Bu örtünün sık sık yıkanmasını yanındakilere tembihledi. Öğün denilen bir zamanlama da mevcut değildi. Kordobalılar istedikleri zaman istediklerini yiyorlardı. Herhangi bir kural yoktu. Hal böyle olunca, beslenme gününü sabah kahvaltısı, öğlen yemeği ve akşam yemeği olarak üçe ayırdı ve öğün geleneğini bütün Avrupa’ya yaydı. Yemeğe çorba veya salatayla başlanacak, ardından ana yemek ve en son da tatlı yenmesinin düzenini getirdi. Yemekler asla elle yenmeyecek ve Ziryab’ın tasarladığı çatal ve kaşıkla yenecekti.
Bütün bu yeniliklerle yetinmeyen Ziryab Avrupa kıtasına satrancı da ilk defa o getirip tanıttı, sevdirdi. Günümüzde dünya insanlığı sabah ve akşam yatmadan önce dişlerini fırçalıyorsa, her gün duş alıyorlarsa, terlenmeye karşı deodorant kullanıyor ve saçlarını şampuanla yıkıyorlarsa bunu Bağdat’tan Kordoba’ya gelen Kürt Ziryab’a borçludurlar. Tolstoy’un da söylediği gibi: “Tüm muhteşem hikâyeler ya bir yolculukla ya da şehre bir yabancı gelmesiyle başlar.” Ziryab’ın Kordoba’ya gelmesi ile de bütün insanlık güzellikten yana payını almış oldu. Yaşama kurallar silsilesi geldi. Bu kurallarla insana daha yakışır yaşantıya adım atılmış oldu. Ona gıpta etmemek elde değil, Ziryab’a müteşekkiriz.
Ve bugün bizi büyüleyen, insanları baştan çıkaran, kuyruklu eteklerle ve saçlarda rengarenk güllerle yapılan bu dansı başlatan da yine Ziryab’dı. Böyle olunca büyülenmenin etkisinde kalan gözlerimin önünden Ziryab da eksik olmadı. Uzun ince ve esmer renkli, adı altın suyu anlamına gelen bu ilginç Kürt zaman zaman dans edenler arasındaki yerini gelip aldı. İnsanlarımız tarafından dahi çok da bilinmeyen, gözlerimin önünde flu beliren bu müthiş yeteneklere sahip insana gülümseyerek uzun uzun baktım, yüreğimdeki çılgın orkestranın şefi Ziryab’a uzaktan işmar ettim. Anısı önünde saygıyla eğildim. Bir kısmını dile getirdiğimiz, insanlığa sunduğu birbirinden güzel sayısız hizmetlerden dolayı gururlandım! Bizden bir insanın insanlığa sunduğu bunca hizmetten bizler ne kadar yararlandık, onu da kendi kendime sormadan edemedim.
 
 
Kudelstaart, 4 Aralık 2024


23 Kasım 2024 Cumartesi

DİL



DİL

Yaşım bir hayli ilerledi. Şimdilerde yetmişli yaşlardayım. Söze yaşım başımla ilgili karamsarlık barındıran bir edayla girsem de girizgahıma damdan düşercesine el attığımın ben de farkındayım. Belki, öncelikle adımı mı bilmek isterdiniz, bilemedim. Yeri geldiği zaman elbette bunu da söyleyeceğim, çok uzun sürmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Sizi temin ederim. Benim bildiğim genç yaşlı, kadın, erkek, zengin veya fakir olan her insan ömrünün kelebek ömrü misali, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar çarçabuk geçip gittiğidir. Bu yaşlara gelindiği zaman, eğer ortada yeterince değerlendirilemeyen, gerektiğince yaşanmamış her ömrün insana daha çok ağır geldiğidir. Anlık durduramadığımız, hatta bir nebze yavaşlatmayı dahi beceremediğimiz, çokça olan hızıyla akıp giden, başımızı döndüren, ömrümüzün aceleci treni. Oysa kimi istasyonlarda biraz daha uzun kalmak, oturup dostlarla çaylar, kahveler veya bir kadeh rakı içmek, tatlı tatlı sohbetler etmek istemiyor değiliz hepimiz. Zaman denilen zalim, ömrümüze ait olan her şeyi önüne katan yoğunluklu bir sel misali ara vermeksizin sürükleyip gidiyor. Dolayısıyla, her dilde ayrı bir kelime ile adlandırılan, Türkçe dilinde ise bu ve benzeri pek çok kelimede olduğu gibi, hiç zahmete kapılmadan işin kolayına kaçarak Araplardan aşırdığımız “zaman” kavramının önüne geçilmediğini, onun soğuk etli ve durdurulamaz olduğu hepimizin malumu. Kimi zaman yaşadığınız zamanı durdurmak istediğiniz anlar elbette de oluyor. Bildiğiniz gibi çoğunlukla mutlu olduğunuz anlarda bunun en azından biraz daha aheste aheste geçmesini istiyoruz. Yaşadığımız her mutlu an bizlere zamanı bi güzel unutturur. Zor anlar ise zamanı canlılar için felaket haline getirir. Ama bu konuda eliniz kolunuz bağlı olduğu için yapabileceğiniz bir şey yoktur. Hızla geçmesini, özlem duyduğunuza kavuşmak istediğinizde, yani vuslat söz konusu olduğunda da vaktin çabukça geçmesini isteseniz de bu konuda hiçbir kıpırtının olmadığını fark edersiniz. Böylesi beklentilerin her anında kendi kendinize kahrolursunuz.
Oldu olacak yeri gelmişken unutmadan adımı da söyleyeyim artık. Çok önem teşkil ediyormuş gibi söylemekte fazlasıyla nazlandım. Adım Musa. Anadolu’da “zaman” kelimesi konusunda olduğu gibi herhangi bir Arap çölünde doğmadığım halde ebeveynlerim sağ olsunlar, bana da Arapça bir isim bahşetmişler. Anlaşılan kendi dillerinde bir isim bulma uğraşısına girmek yerine, bu konuda da yine işin kolayına kaçılmış ve hâlihazırda bu kadar çok Arapça isim olduğuna göre bunlardan biriyle adlandırılmışım. Arap isimleriyle adlandırılmak bu denli rağbet görünce, diğer dünya olarak da adlandırılan yere ruhlarımızın uçup gitmeleri halinde, kimi zaman cennetin kapılarının kolaylıkla sonuna kadar açılmasında; Arap isimleriyle bir nevi iltimas mı geçiliyor diye düşünmediğim olmuyor değil. Olur ya böylesi bir durumun yaşanması halinde, o zaman değmeyin keyfine, yaşadık demektir. Diğer dünyada yan gelip yatmayı garantilemiş sayılırım. Musa adıyla bu dünyada olmadı, ama hiç değilse o bilinmezliğini büyük sır olarak koruyan mekânda bir elimiz yağda, diğeri de balda olacak. Alacağımız ve sayısı bolca olduğu kuvvetli bir ihtimal dahilinde olan Huriler de işin cabası. Değil iki, altı elinin parmaklarını da geçen çokça hatunla oluşturacağım haremimden gelen çalgı ve çengilerin sesi kulağıma şimdiden gelmeye başladı bile. Vur patlasın çal oynasın. Yaşadık.
Çokça amcanın, kardeşin, kız kardeşin, halanın, teyzenin, dayının, gerekmeyenlerin, çoluk ve çocuğun olduğu büyükçe bir ailede büyüdüm. Doğrusu büyük bir ailede büyümüş olmanın olumlu sayılabilecek herhangi bir getirisi var mıdır bilemiyorum. Benim bildiğim olmadığıdır. Kendi yaşantımdan pay biçecek olursam, çok da cazip bir durum değil. Bilinen o ki, bir şeyden ne kadar çok varsa, değerinin de o kadar az olduğudur. Dolayısıyla; ne kadar çok dayı, amca veya teyze ve gerekmeyenler varsa, onların da ederleri kendi aralarında bölünüyor olduğundan mıdır nedir, değerlerinde de o ölçüde azalım görülüyor, kıymeti harbiyelerinde daha çok düşüşler yaşanıyor. Bu yaşımda edindiğim tecrübelerden, “ne kadar az akraba o kadar az sorun demek,” gibi bir sav ileri sürecek olursam, kanımca yanılmamış olurum. Akrabalık konusunda da kan bağının olduğu kişilere çıkar sağlıyorsan, onlar tarafından akraba olarak görülüyorsun. Daha fazlası değil. Benim naçizane deneyimim bundan ibaret.
Biz iki kardeşiz. Çok şükür kardeşlik konusunda az sayıdayız. Babam akıllı adamdır, sayıyı cüzi tutmuş, sağ olsun. Az sayıda da olsak ilerleyen satırlarda bu kısıtlı azlığın sorunlarının da çok geniş çaplı olduğuna tanıklık edeceksiniz. Her ikimiz de hızla geçen zamanla birlikte belli yaşlara geldik. Yaşlanmanın belirtisi olan saçlar derseniz, onlar da alabildiğine döküldü, kalanlar arasında da tek siyahımsı kalmadı. Çehrelerimizde, çorak topraklarda olduğu gibi üst üste çizikler oluştu, gözlerimizin feri söndü.
Hareketlerimizde eskisine kıyasla gözle görülebilir yavaşlamalar oldu. Elbette bu yaşananlar olması gereken bir doğallığın getirisi. İnsanlar birbirleriyle kardeş olmanın doğallığıyla, bizdeki gibi iki kardeş arasındaki ilişkilerin de kardeşlik kavramına yaraşır bir şekilde olmasını istiyor. Lakin beklenen çoğunlukla olmuyor, bizim gibi toplumlarda genellikle bu güzelliğin çok uzağına düşüyoruz. Kan bağıyla ortak olunan kardeşlerin o nadide yerini, çok daha güzel bir şekilde insana büyük haz veren akrabalığın uzağındaki dostluklardan oluşan arkadaşlıklar alıyor. Kimi dostlukların samimiyeti, güzelliği, özverisi, özünüze verdiği güven çok daha göz kamaştırıcı olabiliyor. Kardeşinizi, amcanızı veya dayınızı, hatta ve hatta kendi anne ve babanızı seçme ihtimaliniz tamamen imkânsız. Ama arkadaşlarınızı kendiniz seçebilme şansına sahip olduğumuz hepimizin malumu. Günlük hayatta herhangi bir arkadaşınızın size ters düşmesi halinde bütün bağlarınızın köküne kibrit suyu döker, köprülerinizi yıkar, yollarınızı ayırırsınız. O dostluk orada biter.
Bir asası dahi olmayan bendeniz Musa’nın da kardeşiyle arasının biraz fazla limoni olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır. Bunun böyle olmaması konusunda kendi payıma elimden geleni yaptım. Yıllarca önce köyümden Ankara’ya taşındım, kendi imkanlarımla okudum, iş bulup çalıştım, evlendim ve çoluk çocuğa karıştım. Kardeşim Süleyman ise köyde kaldı. Gördüğünüz gibi rahmetli babam kardeşimin adını da yine hiç zahmetlere girip başka isimleri araştırmadan Arapça bir isimle kardeşimi de geniş bir alanı kaplayan kendi çayırına salmış.
Çocuklarımı okutmak için elimden gelen gayreti gösterdim. Bu konuda bütün imkanlarımı seferber ettim. Mesailere kaldım, daha çok çalıştım, yemedim, içmedim, onların imkanlarını daha geniş kılabilmek için çabalayıp durdum. Tabii çocuklarımın yanı sıra köyde kalan kardeşim Süleyman’ın çocuklarını da benimkilerden ayırmadan aynı şekilde evime aldım ve kendi imkanlarımla onları da okuttum. Sağ olsun eşimin de katkısı ve özverisi en az benim gösterdiğim kadar oldu. Kardeşimin çocuklarını da kendi çocuklarımız olarak gördük. Her ne kadar yeğenlerimi de ayırmaksızın okutsam da kardeşimle aramız yıllarca limoniliğini korudu. Bu hiçbir zaman mandalinaya veya elmaya dönüşmedi. Bunun nedenini de çoğu zaman anlamakta zorlandım. Bütün hayatım boyunca bu limonilik yüreğimin buruklaşmasına neden oldu.
Yeğenlerim de kendi çocuklarımız gibi okullarını bitirip işe girdiler ve kariyer yaptılar. Büyük yeğenim Salih okuyup doktor oldu. Başlarda bana karşı olan saygı ve sevgisinde herhangi bir kusur yoktu. Fakat zamanla ne zamanki kardeşimle bozuşmamızın dozunun biraz daha büyümesiyle o da dişlerini gösterdi. Ona verdiğimiz emekleri, fedakarlığımızı, kendi çocuklarımız olarak görüp onları yıllarca okutmamızı, kariyer sahibi olmalarında bütün özverimizin üzerini, eline aldığı kalınca bir kalemle fütursuzca çizdi.
Aklımdan hiç çıkmaz; yıllarca önce, çok az sayıda kuşun kentli göğümüzde kanat çırptığı sisli ve karlı bir kış günüydü. Ankara’nın adeta insan etini kesen kuru ayazlı soğuğuydu. Sokaklar tamamen buz kaplıydı. Yaşlılar düşüp bir yerlerini kıracakları korkusuyla dışarı adım atmıyorlardı. İnsanlar işlerine gidip gelirken kayıp bir yerlerini kırmamak için büyük çaba harcıyorlardı. Gündüzleri kaymaya çalışan çocukların ise keyiflerine diyecek yoktu. Dört bir ya da bacalardan siyahi dumanlar yükseliyordu. O gün saat akşam on bir sularındaydı. Telefonum çaldı. Gecenin bu saatinde bu karda kışta kim arıyor diye telaşlandım, bu hiç hayra alamet değildi. Telefonda doktor yeğenim Salih’in adını görünce telaşım daha da arttı. Telefonu açtım, fakat telefondaki kişi Salih değildi, onun bir arkadaşıydı. Salih’in bir kavgaya karıştığını, şu anda hastanenin önünde olduklarını, önce Salih’in babası kardeşimi aradıklarını ve çağırdıklarını söyledi. Çok acil durumda oldukları halde, kardeşim Süleyman’ın oğlunun yanına gelmediğini nefes nefese anlattı. Hastaneye verecek parası olmayan, bütün maaşını kumara yatıran yeğenimi de özel hastanenin almadığını ve yardımıma ihtiyacı olduğunu da aynı heyecanla anlatınca, hemen verilen adrese arabayla buzlanmak üzere olan yollarda her türlü dansımızı yapa yapa zor bela gittik.
Salih’i kumar borcundan dolayı alacaklıları çok kötü dövmüşlerdi. Ön taraftaki alt ve üst dişleri kırılmıştı. Ağzı, burnu ve elbiseleri kan içindeydi. Burnu, gözü ve yanaklarında morarmalar vardı. Eşimle geldiğimizi görünce uzandığı yerde doğrulur gibi yaptı. Utandığını sezdim. Salih aslında iyi bir çocuktu. Tek eksiği anne ve baba sevgisi görmemiş olmasıydı. Sevgisizlik söz konusu olmaya görsün bitkilerin solmasına dahi neden olurdu. Biz her ne kadar bu açığın farkındalığını kavrayıp kapatmaya çalıştıysak da gösterdiğimiz yakınlık, ilgi ve alaka öz anne ve babasının sevgisinin yerini almasının doğal olarak biraz uzağında kaldı.
İlgi bekleyen gözlerle bize uzun uzun baktı ve sonrasında bakışlarını yeniden yere indirdi. İçim acıdı, yeğenimin bu zavallı halinden dolayı gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Belli ki çok acı çekiyordu. O olduğu yerde kıvrandıkça yüreğim sızlıyordu. Onu bu hale getirenlerin elleri kırılsın diyeceğim ama aslında bu hale gelmesine kendisi sebep oluyor. Ama yine de elleri kırılsındı bunu yapanlar.
Kırılan dişleri dilinin yarısının kesilmesine neden olmuştu. Yeğenimi hemen hastaneye yatırdık ve gerekli müdahaleyi yapıp öncelikle dilini diktiler. Kırılan dişleri sonradan yapılacaktı. Yaklaşık bir hafta hastanede kaldı. Eşimle birlikte her gün yeğenimin ziyaretine gidip geldik. Taburcu olmasının ardından alıp eve getirdik. Babası ve annesi bir gün bile ziyaretine gelmediler. Telefon da etmediler. Nasıl böylesi bir acımasızla kardeş oluyordum hepten şaşırdım. Kendimden utandım. Bunu anlamak zordu. Bu denli bir acımasızlığı kabullenmek mümkün değildi. Bir hafta evimizde dinlenmesinin ardından evine gitti. Salih bize müteşekkirdi. Benim ve eşim Fahriye’nin ellerini defalarca öpüp bizi mahcup etti. Tezelden sağlığına kavuşsun, bir daha böylesi belalara bulaşmasın diye dilekte bulundum.
Çok geçmeden babası olacak kardeşimle küçük bir anlaşmazlıktan aramız bir hayli bozuldu. Kardeşim her zamanki gibi biri bin yaptı. Her ne kadar onun seviyesine düşmemeye çalıştıysam da bu kez onunla aramızda olan kardeşlik köprüsünü tamamıyla yıkmak zorunda kaldım. O köprüden daha fazla geçiş yapmam doğru olmayacaktı. Köprü oldukça sallantılıydı.
Birkaç hafta sonra telefonum yine uzun uzun çalmaya başladı. Aynı kış mevsimiydi, sis kalkmış, karlar erimiş ve saat yine akşam on bir sularıydı. Telefondaki de yine yeğenim Salih’ti. Yine telaşlandım. Telefonu açar açmaz Salih’in ağza alınmayacak bir tomar küfrü kulaklarımda yankıladı. Babasını savunuyordu. Babasının arkasında olduğunu, onun kimsesiz olmadığını vurguluyor, katmerli küfürlerini art arda sıralıyordu. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Terbiyesizliği hat saflardaydı. Haliyle bu hatsız, terbiyesiz davranışını umut vaat etmesi gereken gençliğine, edindiği kariyere ve bizim vermeye çalıştığımız aile terbiyesine çok ters düşüyordu. Onun ağzından çıkan her kötü sözle ben böylesi bir iğrençliğin amcası olmaktan utanıyor ve yerin dibine giriyordum. Ona sakin olmasını ve beni bir dakikalığına da olsa dinlemesini söyledim. Kendisini zorlanarak ikna edebildim.
Kendimi toparladım, onunla aynı seviyeye düşmemeye gayret ettim. Dilimden dökülen cümleler aynen şöyleydi;
“Salih yeğenim, haklısın. Vallahi de billahi de yerden göğe kadar sen haklısın. Senin o küfürlerini ben yerli yerince hak ediyorum. Bir amcaya karşı alınmayacak bütün küfürlerini hak ediyorum. Çünkü ben seni kendi çocuklarımdan ayırmadan büyüttüm, okuttum adam olmanı sağladım. Ama görüyorum ki adam olmamışsın. Hepsini geçiyorum, benim yandığım ve bana koyan tek şey; benim diktirdiğim dille bana küfür etmiş olmandır. Diyecek bir şey bulamıyorum. Benim senin gibi bir yeğenim yok artık. Sen kendi yoluna, ben kendi yoluma. Yine de yolun açık olsun.” Bunları söyleyip telefonu yüzüne kapadım. Sanıyorum eteğinde bolca bulunan o okkalı küfür taşlarından başkalarını da arlanmadan sarfetmek istemiş olacak ki, tekrar tekrar arasa da telefonu açmadım. Sabah uyandığımda gözlerim uykusuzluktan mosmor olmuşlardı. Bakımlarını elimden geldiğince optimal düzeyde yapmaya çalıştığım halde, içimde sararıp solan çok şey vardı. Bütün istemime karşın bunun önüne geçemiyordum.
Düş aldıktan sonra, eşimle hazırladığımız kahvaltımızı yaptık. Anne ve babalarıyla birlikte torunlarım kahvaltı sonrası ziyaretimize geldiler. Onlarla kucaklaşmamızla birlikte olup biteni o an unutuverdim. Dünya dönüyor ve hayat devam ediyordu. Yüreğimde zorlamalarla gün doğdu. Oysa Cemal Süreya’nın da söylediği gibi;
“Hayat kısa ve kuşlar uçuyor’du.” Güne acemice başladım yeniden. İncinmelerinden ödümün koptuğu narin nar dallarım, torunlarım Pelşin ve Rüşen’le evimizin balkonunda gri göğümüze yeniden sökün edip uçuşan kuşları seyre daldık. Kuşlar havada dans edip birbirlerine kur yapıyorlardı. Onlar gökyüzünde biz de balkonumuzda mutluyduk. Unutmak ise insanların en büyük yeteneklerinden biriydi. Unuttum.
 
 
Kudelstaart, 14 Kasım 2024

RİZGAN Û NURÊ Dinleyin ey sarp dağların çocukları, kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler. Bu söz, sıradan bir söz değildir. Bu söz, sevdâ...