BİR SİGARANIZ VAR
MI?
İstanbul’un bitmek bilmeyen keşmekeşinde,
direksiyon başında eriyip giden yirmi yıl… Dile kolay, tam bir hafta önce elli
yaşımın eşiğinden atladım. Ne çare ki serde köylülük var; bizim buralarda mum
üflemeli, pastalı doğum günü kutlamaları lüks sayılır, pek adetimiz değildir.
Unutmadan, adım İlyas. İstanbul gibi devasa, karmaşık ve insanı her köşe
başında ayrı yoran bir şehirde gece taksiciliği yapmanın ne denli ağır bir
zanaat olduğunu uzun uzadıya anlatmama gerek yok sanırım. Bu yolları
adımlayanlar, direksiyon sallayanlar halimi zaten bilir.
O gece omuzlarımda kurşun gibi bir yorgunluk
vardı. Tam “Paydos” diyecekken içimden bir ses, son bir yolcu daha alıp öyle
eve dönmemi fısıldadı. Saat epey ilerlemiş, gecenin ikisini çoktan geride
bırakmıştı. Aslına bakılırsa eve gitmek de pek çekici gelmiyordu. Şimdi gitsem
hanım derin uykusunda, horultular eşliğinde rüyalar âleminde olacaktı. Yanına
usulca süzülmeye kalksam, o kıvrımlı bedenine dokunsam, “Uykumu böldün!” diye
dünyayı başıma yıkması işten bile değildi. En iyisi, yol üstünde tüten sıcak
bir çorbacıya uğramaktı. Son müşteriyi bıraktıktan sonra biraz oyalanır, vakit
öldürür, ardından evin yolunu tutardım. Hem o sırada gün de yavaş yavaş ağarır,
ben yatağa uzanmaya giderken hatun da güne çapaklı gözleriyle uyanmış olurdu.
Böylece onun çekilmez gece yarısı dırdırını da işitmemiş olurdum.
Bu düşünceler içinde ağır ağır ilerlerken,
yirmi metre kadar ötede, sokak lambasının ıslak asfalta döktüğü sarı ışığın
ucunda iki karaltı belirdi. Taksiye umutla bakan iki gençten biri, durmam için
elini kaldırdı. Ani bir frenle durdum. Görünüşe bakılırsa henüz yolun başında,
hayatın yükünü sırtlanmamış, on sekiz, on dokuz yaşlarında üniversite
öğrencileriydi. Uzun boylu, dalgalı saçlı olan yan koltuğuma, öne yerleşti.
Kısa bir selamlaşmanın ardından, seslerindeki gençlik enerjisiyle Rami’ye
gitmek istediklerini söylediler.
Dünyanın tüm kasvetine inat, içleri kıpır
kıpır, şen şakrak çocuklardı. Arkadaki genç, yanımdakine sevgi dolu bir sesle
“Özgürcüğüm” diye sesleniyor; yanımdaki de aynı samimiyetle “Barışçığım” diye
karşılık veriyordu. İsimlerini de böylece öğrenmiş oldum: Biri Özgür’dü,
diğerinin adı ise Barış.
Yol boyunca gençlerle çok güzel bir
sohbetimiz oldu, içtenliklerine bayıldım. Rami’ye varıp onları inmek
istedikleri yerde indirmek için durduğumda, cebimde tek sigara kalmadığını fark
ettim. Önde oturan Özgür’e rica edip bir sigarası olup olmadığını sordum. O da
hemen elini cebine attı; telaşla telefonunu ve sigara paketini birlikte
avuçlayıp bana uzattı. Sonra telefonunu fark edip gülümseyerek yeniden cebine
koydu. Ben de paketten bir sigara alıp teşekkür ettim.
Ama Özgür’ün sigara paketiyle telefonu aynı
anda telaşla çıkarması, hafızamın derinliklerinden hiç unutamadığım bir anımı
canlandırıverdi. Gençlere, vakitleri varsa köşedeki kahvede birer çay
içmelerini, onlara bu eski anımı anlatmak istediğimi söyledim. Barış biraz
mızmızlansa da Özgür merakına yenik düşüp arkadaşını ikna etti ve birlikte
kahvehaneden içeri girdik. Saat neredeyse gecenin üçüydü. Çok geç olmasına
rağmen bu sabahçı kahvesi doluydu. Kuytuda boş bir masa bulup oturduk. Nar kırmızısı
çaylarımız geldi; ilk yudumlarımızı alırken gençler hikâyeyi dinlemek için
sabırsızlanıyordu. Onları daha fazla bekletmeden söze girdim:
Yaklaşık on yıl önceydi. Yine işe gitmek için
akşam on bir sıralarında evden çıkmış, henüz iki kilometre kadar yol almıştım
ki biri sarkık bıyıklı, iri yarı; diğeri ise oldukça cılız iki adam durmam için
el kaldırdı. Aynen sizin oturduğunuz gibi, cılız olanı öne, iri kıyım bıyıklıyı
da arkaya oturttum. Araba daha hareket eder etmez, arkadaki bıyıklının cebinden
bir silah çıkarıp öndeki cılız adama doğrultması bir oldu! O zamanlar bugünkü
gibi arabalarda kamera yoktu. Telsizden merkeze bildiremedim, polise haber
veremedim. Korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım.
Yolda epeyce ilerlemiştik ama dizlerimin bağı
çözülmüştü. Arabayı sürmekte zorlanıyordum. Bütün bedenimi önüne geçilemez bir
titreme aldı. Eski Esenyurt sınırlarına yaklaştığımızda korku, soğuk bir el
gibi omurgama yapıştı. O yıllarda oralarda in cin top oynardı; şimdiki gibi
gelişmiş değildi, ıssız, karanlık bir bozkırdı. Zaman geçtikçe panikten
ayaklarıma tamamen hâkim olamaz hâle gelmiştim. Tam o sırada, farların
aydınlattığı yolun ortasında, gecenin koca bir sorusu gibi bir inek belirdi.
Arkadaki bıyıklı adam öndekine sürekli bağırıp çağırıyor, onu acımasızca şamarlayıp
yumruklayarak bir şeyler itiraf ettirmeye çalışıyordu. Adamı adeta linç
ediyordu. Ucu bana da dokunacak, canımdan olacağım diye ödüm kopuyordu. O
panikle ağzımdan ne çıktığını bilmeden arkaya doğru, “Abi, ileride inek var!”
diye bağırdım.
Dememe kalmadı, adam o ağır ve nasırlı eliyle
yüzüme okkalı bir tokat yapıştırdı! Hayatımda yediğim en ağır tokattı, ben de
nasibimi almıştım. Adam öfkeyle kükredi: “Kes sesini lan, ineğin yanından geç
git!”
İşte o an nutkum tutuldu. Korkudan ne gaza
basabiliyor ne de direksiyonu kırabiliyordum. Olduğum yerde çakılıp kalmıştım.
Tıpkı arabanın vitesi gibi; elim, ayağım ve zihnim tamamen boşa çıkmıştı. Bütün
gayretimle zorlamama rağmen dizlerimin titremesinin önüne geçemiyordum. Arkaya
dönüp arabayı süremediğimi korka korka söyledim. Bizim bıyıklı çok
sinirlenmişti. O an yanımda oturan cılız adamın kaburgasına tabancanın ucuyla
vurdu.
“Sen geç lan direksiyona,” dedi. Araçtan inip
yer değiştirirken ikimiz de zombiler gibi birbirimize bakıp titremeye devam
ediyorduk. Cılız adam direksiyona geçti. O da aracı harekete geçiremedi ve
ardından, “Abi, orada bir inek var,” diye bağırdı. Bıyıklı sinirinden küplere
binmişti. Hışımla arabadan indi, silahını ineğe doğrultup bir el ateş etti.
İnek olduğu yere yığıldı. Adam arabaya dönüp cılız adama bağırdı:
“Çabuk sür lan hadi, artık orada inek yok!”
Cılız bir süre bekledikten sonra kendini
toparlayıp arabayı, dizlerimizdeki titremeye benzer duruş kalkışlarla yürüttü.
Yaklaşık yarım saat sonra tepelik bir yerin yamacında, ıssız, iki katlı bir
evin önünde durduk. Aracın durmasıyla üçümüz de hızla indik. İner inmez
bıyıklı, cılız kurbanını yakasından tutup havaya kaldırdı. Zavallı adamın
ayakları havada bile titremeye devam ediyordu. Kurbanını bir müddet havada
silkeledikten sonra onu bir eşya gibi yere bıraktı ve bana doğru döndü.
“Hadi lan, sen de siktir ol git buradan.
Başımı daha fazla belaya sokma. Gözüm görmesin seni. Senin sonun da ineğinki
gibi olmasın,” diye var gücüyle bağırdı. Oysa ben biraz toparlamıştım; inek
gözümün önüne gelince dizlerimin bağı yine çözüldü. Birkaç denemeden sonra
arabayı çalıştırabildim. Onları orada bırakıp evime doğru yola koyuldum.
Beş dakika yol almıştım ki, önüne
geçemeyeceğim bir merak sardı içimi. Acaba ne yapmışlardı? Bıyıklı istediği
bilgiyi cılızdan alabilmiş miydi? Anladığım kadarıyla bıyıklının kız kardeşini,
cılız adamın bir arkadaşı kaçırmıştı. Bıyıklı da bu işe aracılık eden cılız
adamı yakalayıp ondan kızın yerini öğrenecekti. Ben meraktan delirecek
gibiydim. Bir maceraya atılmışken tam atılmalıydım. Direksiyonu kırıp onları
bıraktığım yere geri döndüm. İnek zaten ölmüştü. Ben de ölsem ne olacaktı ki,
er geç nasıl olsa ölecek değil miydim? İnek de bir can taşımıyor muydu? Kafamda
uçuşan onca sorunun ardından çarçabuk evin yanına vardım.
Bıyıklı kurbanını evin önündeki bir çukura
sokmuştu. Beni görünce gülmeye başladı, sonra yüzünü ciddileştirip silahı bu
kez ikimize birden doğrulttu. Sürgüyü çekip namluya mermi sürdü. Cılız adamın
paçalarından bir akıntı süzüldüğünü görünce, işin ciddiyetini kavramamla
birlikte benim paçalarımdan da sıcak bir akıntı aktığını fark ettim. Hava biraz
serindi. Doğrusu, bu sıcaklık bana iyi gelmişti. Cılız, o sıcak akıntının
ardından ağzındaki baklayı nihayet çıkardı. Kız kardeşini kaçıran arkadaşının
adresini verdi. Hemen arabaya bindik.
Bıyıklı yine arkaya oturdu ve elindeki
tabancayı cılız adama doğru tuttu. Tabancanın kabzasıyla hafifçe sağ omuzuma
dokundu.
“İyi ki geldin lan. Seni yolladık ama
arabasız kalmıştık. Kolay kolay kimseyi sevmem ama sana kanım kaynadı. Bir
sigaran var mı?” Telaşla sigara paketimle telefonumu birlikte adamın önüne
uzattım. Tıpkı bu gece Özgür’ün yaptığı gibi.
Bıyıklının bu sözleri iyiye işaretti. Bütün
puanları toplamıştım. Ben ve cılız adam, ıslak pantolonlarımızla biraz da
utangaç, yan yana oturuyorduk. Yaklaşık kırk dakikalık yolculuktan sonra
itirafçı kurbanın verdiği adrese vardık. Burası yıkık dökük bir apartmanın
dördüncü katıydı. Nefes nefese merdivenleri çıktık. Bıyıklı zile basma gereği
duymadan kapıyı yumrukladı. Çok geçmeden kapı gıcırtılarla ardına kadar açıldı.
Kapıyı orta boylu, genç bir adam açmıştı. Bıyıklı onu sol kolunun tersiyle
itip, “Nerede lan o?” diye bağırdı. Odadan, başı önüne düşmüş, süklüm püklüm
genç bir kız çıktı. Bıyıklı ikisini yan yana getirip doğduklarına pişman olacak
kadar dövdü. Kıza vurdukça içim acıyordu. Dayak faslından sonra belli ki çok
yorulmuştu. Yanı başındaki koltuğun kenarına oturdu ve kızı kaçıran gence
döndü:
“Burada en yakın cami nerede lan?” Genç
korkuyla, caminin on dakikalık yürüme mesafesinde olduğunu söyledi. Bıyıklı,
bakışlarını onlardan ayırarak ellerini ve yüzlerini yıkamalarını, üstlerine
temiz bir şeyler giymelerini söyledi. Kısa bir süre sonra yine parladı:
“Tamam mıyız? Hadi düşün yola.”
Cami yakın olduğu için hemen vardık. Bıyıklı
tabancasının görünmemesi için onu arkasından kemerine sıkıştırdı. Orada dolaşan
yaşlı bir amcaya imamın nerede olduğunu sorarken imam aniden belirdi.
“Hayrola muhterem, sabah sabah beni neden
arıyorsun?”
Bıyıklı imamı uzun uzun süzdükten sonra söze
girdi:
“Ellerinden öperim hocam, bu gençlerin nikâhı
kıyılacak.”
İmam sabahın köründe nikâh meselesini pek
anlamamış gibiydi ama yapılacak bir şey de yoktu. Apar topar camiye girdik.
Hoca nikâhı kıydı; ben ve cılız adam da nikâh şahidi olduk. Nikâhın ardından iş
tatlıya bağlandığı için, bıyıklının bana yüklü bir bahşiş vereceği umuduyla
boynumu büktüm. O gün tek kuruş kazanmamıştım.
“Abim, ben gidiyorum. Allah gençleri mutlu
mesut etsin. Aramızda hiçbir şey olmadı. Ne ben sizi gördüm ne de siz beni.
Yalnız bana daha paramı vermediniz.”
Bıyıklı biraz yumuşamıştı ki yeniden
hiddetlendi:
“Lannnn… Daha bir de benden para mı
istiyorsun? Hemen gözümün önünden kaybol. Tepemin tasını attırma. Yoksa inekten
sonra ikinci sen olursun!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı.
Ben tıpış tıpış arabama doğru yürüdüm. Gün
çoktan ağarmıştı. Telefonumu açtım. Benim hayırsız hatun nasıl olduysa merak
etmiş olacak ki defalarca aradığını gördüm.
Gençler beni can kulağıyla dinlediler,
özellikle de mızmızlanan Barış. Olup bitene anlam veremediler. En çok
şaşırdıkları, kurtulduğum hâlde ikinci kez neden geri gittiğimdi. Bunu o zaman
ben de anlayamamıştım. Fazla merakın iyi olmadığı söylenir. Ben de meraklı
biriydim ve başıma o olay bu yüzden gelmişti.
Özgür ile Barış’a birer çay daha
ısmarladıktan sonra onları uğurlamaya kalktım. Kapıda Özgür bir an durdu.
“Abi,” dedi, “o kızla oğlan… Sence mutlu
oldular mı?”
Bir süre sustum. Sabahın ilk ışığı kahvenin
buğulu camından içeri sızıyor, çay bardaklarında yükselen buharlar gecenin son
sözleri gibi dağılıyordu.
“Bilmem evladım,” dedim. “Ama o sabah camiden
çıkarken kız oğlanın elini tutuyordu.”
Özgür başını salladı. Barış ne diyeceğini
bilemeyip cebine uzandı, sonra gülerek elini geri çekti.
“Bundan sonra sigara isteyene paketle
telefonu ayrı ayrı vereceğiz,” dedi.
Hep birlikte güldük. Sokağın ucunda ikisi de
dönüp el salladı. Ben de salladım. Belli ki hikâyemi sevmişlerdi. Cebimdeki
sigarayı yakmadım. Sabah, İstanbul’un üstüne usulca ağarırken arabamın kontağını
çevirip eve doğru yola düştüm.
Kudelstaart, 3 Kasım 2026



