4 Kasım 2026 Çarşamba

BİR SİGARANIZ VAR MI?




BİR SİGARANIZ VAR MI?

İstanbul’un bitmek bilmeyen keşmekeşinde, direksiyon başında eriyip giden yirmi yıl… Dile kolay, tam bir hafta önce elli yaşımın eşiğinden atladım. Ne çare ki serde köylülük var; bizim buralarda mum üflemeli, pastalı doğum günü kutlamaları lüks sayılır, pek adetimiz değildir. Unutmadan, adım İlyas. İstanbul gibi devasa, karmaşık ve insanı her köşe başında ayrı yoran bir şehirde gece taksiciliği yapmanın ne denli ağır bir zanaat olduğunu uzun uzadıya anlatmama gerek yok sanırım. Bu yolları adımlayanlar, direksiyon sallayanlar halimi zaten bilir.

O gece omuzlarımda kurşun gibi bir yorgunluk vardı. Tam “Paydos” diyecekken içimden bir ses, son bir yolcu daha alıp öyle eve dönmemi fısıldadı. Saat epey ilerlemiş, gecenin ikisini çoktan geride bırakmıştı. Aslına bakılırsa eve gitmek de pek çekici gelmiyordu. Şimdi gitsem hanım derin uykusunda, horultular eşliğinde rüyalar âleminde olacaktı. Yanına usulca süzülmeye kalksam, o kıvrımlı bedenine dokunsam, “Uykumu böldün!” diye dünyayı başıma yıkması işten bile değildi. En iyisi, yol üstünde tüten sıcak bir çorbacıya uğramaktı. Son müşteriyi bıraktıktan sonra biraz oyalanır, vakit öldürür, ardından evin yolunu tutardım. Hem o sırada gün de yavaş yavaş ağarır, ben yatağa uzanmaya giderken hatun da güne çapaklı gözleriyle uyanmış olurdu. Böylece onun çekilmez gece yarısı dırdırını da işitmemiş olurdum.

Bu düşünceler içinde ağır ağır ilerlerken, yirmi metre kadar ötede, sokak lambasının ıslak asfalta döktüğü sarı ışığın ucunda iki karaltı belirdi. Taksiye umutla bakan iki gençten biri, durmam için elini kaldırdı. Ani bir frenle durdum. Görünüşe bakılırsa henüz yolun başında, hayatın yükünü sırtlanmamış, on sekiz, on dokuz yaşlarında üniversite öğrencileriydi. Uzun boylu, dalgalı saçlı olan yan koltuğuma, öne yerleşti. Kısa bir selamlaşmanın ardından, seslerindeki gençlik enerjisiyle Rami’ye gitmek istediklerini söylediler.

Dünyanın tüm kasvetine inat, içleri kıpır kıpır, şen şakrak çocuklardı. Arkadaki genç, yanımdakine sevgi dolu bir sesle “Özgürcüğüm” diye sesleniyor; yanımdaki de aynı samimiyetle “Barışçığım” diye karşılık veriyordu. İsimlerini de böylece öğrenmiş oldum: Biri Özgür’dü, diğerinin adı ise Barış.

Yol boyunca gençlerle çok güzel bir sohbetimiz oldu, içtenliklerine bayıldım. Rami’ye varıp onları inmek istedikleri yerde indirmek için durduğumda, cebimde tek sigara kalmadığını fark ettim. Önde oturan Özgür’e rica edip bir sigarası olup olmadığını sordum. O da hemen elini cebine attı; telaşla telefonunu ve sigara paketini birlikte avuçlayıp bana uzattı. Sonra telefonunu fark edip gülümseyerek yeniden cebine koydu. Ben de paketten bir sigara alıp teşekkür ettim.

Ama Özgür’ün sigara paketiyle telefonu aynı anda telaşla çıkarması, hafızamın derinliklerinden hiç unutamadığım bir anımı canlandırıverdi. Gençlere, vakitleri varsa köşedeki kahvede birer çay içmelerini, onlara bu eski anımı anlatmak istediğimi söyledim. Barış biraz mızmızlansa da Özgür merakına yenik düşüp arkadaşını ikna etti ve birlikte kahvehaneden içeri girdik. Saat neredeyse gecenin üçüydü. Çok geç olmasına rağmen bu sabahçı kahvesi doluydu. Kuytuda boş bir masa bulup oturduk. Nar kırmızısı çaylarımız geldi; ilk yudumlarımızı alırken gençler hikâyeyi dinlemek için sabırsızlanıyordu. Onları daha fazla bekletmeden söze girdim:

Yaklaşık on yıl önceydi. Yine işe gitmek için akşam on bir sıralarında evden çıkmış, henüz iki kilometre kadar yol almıştım ki biri sarkık bıyıklı, iri yarı; diğeri ise oldukça cılız iki adam durmam için el kaldırdı. Aynen sizin oturduğunuz gibi, cılız olanı öne, iri kıyım bıyıklıyı da arkaya oturttum. Araba daha hareket eder etmez, arkadaki bıyıklının cebinden bir silah çıkarıp öndeki cılız adama doğrultması bir oldu! O zamanlar bugünkü gibi arabalarda kamera yoktu. Telsizden merkeze bildiremedim, polise haber veremedim. Korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım.

Yolda epeyce ilerlemiştik ama dizlerimin bağı çözülmüştü. Arabayı sürmekte zorlanıyordum. Bütün bedenimi önüne geçilemez bir titreme aldı. Eski Esenyurt sınırlarına yaklaştığımızda korku, soğuk bir el gibi omurgama yapıştı. O yıllarda oralarda in cin top oynardı; şimdiki gibi gelişmiş değildi, ıssız, karanlık bir bozkırdı. Zaman geçtikçe panikten ayaklarıma tamamen hâkim olamaz hâle gelmiştim. Tam o sırada, farların aydınlattığı yolun ortasında, gecenin koca bir sorusu gibi bir inek belirdi. Arkadaki bıyıklı adam öndekine sürekli bağırıp çağırıyor, onu acımasızca şamarlayıp yumruklayarak bir şeyler itiraf ettirmeye çalışıyordu. Adamı adeta linç ediyordu. Ucu bana da dokunacak, canımdan olacağım diye ödüm kopuyordu. O panikle ağzımdan ne çıktığını bilmeden arkaya doğru, “Abi, ileride inek var!” diye bağırdım.

Dememe kalmadı, adam o ağır ve nasırlı eliyle yüzüme okkalı bir tokat yapıştırdı! Hayatımda yediğim en ağır tokattı, ben de nasibimi almıştım. Adam öfkeyle kükredi: “Kes sesini lan, ineğin yanından geç git!”

İşte o an nutkum tutuldu. Korkudan ne gaza basabiliyor ne de direksiyonu kırabiliyordum. Olduğum yerde çakılıp kalmıştım. Tıpkı arabanın vitesi gibi; elim, ayağım ve zihnim tamamen boşa çıkmıştı. Bütün gayretimle zorlamama rağmen dizlerimin titremesinin önüne geçemiyordum. Arkaya dönüp arabayı süremediğimi korka korka söyledim. Bizim bıyıklı çok sinirlenmişti. O an yanımda oturan cılız adamın kaburgasına tabancanın ucuyla vurdu.

“Sen geç lan direksiyona,” dedi. Araçtan inip yer değiştirirken ikimiz de zombiler gibi birbirimize bakıp titremeye devam ediyorduk. Cılız adam direksiyona geçti. O da aracı harekete geçiremedi ve ardından, “Abi, orada bir inek var,” diye bağırdı. Bıyıklı sinirinden küplere binmişti. Hışımla arabadan indi, silahını ineğe doğrultup bir el ateş etti. İnek olduğu yere yığıldı. Adam arabaya dönüp cılız adama bağırdı:

“Çabuk sür lan hadi, artık orada inek yok!”

Cılız bir süre bekledikten sonra kendini toparlayıp arabayı, dizlerimizdeki titremeye benzer duruş kalkışlarla yürüttü. Yaklaşık yarım saat sonra tepelik bir yerin yamacında, ıssız, iki katlı bir evin önünde durduk. Aracın durmasıyla üçümüz de hızla indik. İner inmez bıyıklı, cılız kurbanını yakasından tutup havaya kaldırdı. Zavallı adamın ayakları havada bile titremeye devam ediyordu. Kurbanını bir müddet havada silkeledikten sonra onu bir eşya gibi yere bıraktı ve bana doğru döndü.

“Hadi lan, sen de siktir ol git buradan. Başımı daha fazla belaya sokma. Gözüm görmesin seni. Senin sonun da ineğinki gibi olmasın,” diye var gücüyle bağırdı. Oysa ben biraz toparlamıştım; inek gözümün önüne gelince dizlerimin bağı yine çözüldü. Birkaç denemeden sonra arabayı çalıştırabildim. Onları orada bırakıp evime doğru yola koyuldum.

Beş dakika yol almıştım ki, önüne geçemeyeceğim bir merak sardı içimi. Acaba ne yapmışlardı? Bıyıklı istediği bilgiyi cılızdan alabilmiş miydi? Anladığım kadarıyla bıyıklının kız kardeşini, cılız adamın bir arkadaşı kaçırmıştı. Bıyıklı da bu işe aracılık eden cılız adamı yakalayıp ondan kızın yerini öğrenecekti. Ben meraktan delirecek gibiydim. Bir maceraya atılmışken tam atılmalıydım. Direksiyonu kırıp onları bıraktığım yere geri döndüm. İnek zaten ölmüştü. Ben de ölsem ne olacaktı ki, er geç nasıl olsa ölecek değil miydim? İnek de bir can taşımıyor muydu? Kafamda uçuşan onca sorunun ardından çarçabuk evin yanına vardım.

Bıyıklı kurbanını evin önündeki bir çukura sokmuştu. Beni görünce gülmeye başladı, sonra yüzünü ciddileştirip silahı bu kez ikimize birden doğrulttu. Sürgüyü çekip namluya mermi sürdü. Cılız adamın paçalarından bir akıntı süzüldüğünü görünce, işin ciddiyetini kavramamla birlikte benim paçalarımdan da sıcak bir akıntı aktığını fark ettim. Hava biraz serindi. Doğrusu, bu sıcaklık bana iyi gelmişti. Cılız, o sıcak akıntının ardından ağzındaki baklayı nihayet çıkardı. Kız kardeşini kaçıran arkadaşının adresini verdi. Hemen arabaya bindik.

Bıyıklı yine arkaya oturdu ve elindeki tabancayı cılız adama doğru tuttu. Tabancanın kabzasıyla hafifçe sağ omuzuma dokundu.

“İyi ki geldin lan. Seni yolladık ama arabasız kalmıştık. Kolay kolay kimseyi sevmem ama sana kanım kaynadı. Bir sigaran var mı?” Telaşla sigara paketimle telefonumu birlikte adamın önüne uzattım. Tıpkı bu gece Özgür’ün yaptığı gibi.

Bıyıklının bu sözleri iyiye işaretti. Bütün puanları toplamıştım. Ben ve cılız adam, ıslak pantolonlarımızla biraz da utangaç, yan yana oturuyorduk. Yaklaşık kırk dakikalık yolculuktan sonra itirafçı kurbanın verdiği adrese vardık. Burası yıkık dökük bir apartmanın dördüncü katıydı. Nefes nefese merdivenleri çıktık. Bıyıklı zile basma gereği duymadan kapıyı yumrukladı. Çok geçmeden kapı gıcırtılarla ardına kadar açıldı. Kapıyı orta boylu, genç bir adam açmıştı. Bıyıklı onu sol kolunun tersiyle itip, “Nerede lan o?” diye bağırdı. Odadan, başı önüne düşmüş, süklüm püklüm genç bir kız çıktı. Bıyıklı ikisini yan yana getirip doğduklarına pişman olacak kadar dövdü. Kıza vurdukça içim acıyordu. Dayak faslından sonra belli ki çok yorulmuştu. Yanı başındaki koltuğun kenarına oturdu ve kızı kaçıran gence döndü:

“Burada en yakın cami nerede lan?” Genç korkuyla, caminin on dakikalık yürüme mesafesinde olduğunu söyledi. Bıyıklı, bakışlarını onlardan ayırarak ellerini ve yüzlerini yıkamalarını, üstlerine temiz bir şeyler giymelerini söyledi. Kısa bir süre sonra yine parladı:

“Tamam mıyız? Hadi düşün yola.”

Cami yakın olduğu için hemen vardık. Bıyıklı tabancasının görünmemesi için onu arkasından kemerine sıkıştırdı. Orada dolaşan yaşlı bir amcaya imamın nerede olduğunu sorarken imam aniden belirdi.

“Hayrola muhterem, sabah sabah beni neden arıyorsun?”

Bıyıklı imamı uzun uzun süzdükten sonra söze girdi:

“Ellerinden öperim hocam, bu gençlerin nikâhı kıyılacak.”

İmam sabahın köründe nikâh meselesini pek anlamamış gibiydi ama yapılacak bir şey de yoktu. Apar topar camiye girdik. Hoca nikâhı kıydı; ben ve cılız adam da nikâh şahidi olduk. Nikâhın ardından iş tatlıya bağlandığı için, bıyıklının bana yüklü bir bahşiş vereceği umuduyla boynumu büktüm. O gün tek kuruş kazanmamıştım.

“Abim, ben gidiyorum. Allah gençleri mutlu mesut etsin. Aramızda hiçbir şey olmadı. Ne ben sizi gördüm ne de siz beni. Yalnız bana daha paramı vermediniz.”

Bıyıklı biraz yumuşamıştı ki yeniden hiddetlendi:

“Lannnn… Daha bir de benden para mı istiyorsun? Hemen gözümün önünden kaybol. Tepemin tasını attırma. Yoksa inekten sonra ikinci sen olursun!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı.

Ben tıpış tıpış arabama doğru yürüdüm. Gün çoktan ağarmıştı. Telefonumu açtım. Benim hayırsız hatun nasıl olduysa merak etmiş olacak ki defalarca aradığını gördüm.

Gençler beni can kulağıyla dinlediler, özellikle de mızmızlanan Barış. Olup bitene anlam veremediler. En çok şaşırdıkları, kurtulduğum hâlde ikinci kez neden geri gittiğimdi. Bunu o zaman ben de anlayamamıştım. Fazla merakın iyi olmadığı söylenir. Ben de meraklı biriydim ve başıma o olay bu yüzden gelmişti.

Özgür ile Barış’a birer çay daha ısmarladıktan sonra onları uğurlamaya kalktım. Kapıda Özgür bir an durdu.

“Abi,” dedi, “o kızla oğlan… Sence mutlu oldular mı?”

Bir süre sustum. Sabahın ilk ışığı kahvenin buğulu camından içeri sızıyor, çay bardaklarında yükselen buharlar gecenin son sözleri gibi dağılıyordu.

“Bilmem evladım,” dedim. “Ama o sabah camiden çıkarken kız oğlanın elini tutuyordu.”

Özgür başını salladı. Barış ne diyeceğini bilemeyip cebine uzandı, sonra gülerek elini geri çekti.

“Bundan sonra sigara isteyene paketle telefonu ayrı ayrı vereceğiz,” dedi.

Hep birlikte güldük. Sokağın ucunda ikisi de dönüp el salladı. Ben de salladım. Belli ki hikâyemi sevmişlerdi. Cebimdeki sigarayı yakmadım. Sabah, İstanbul’un üstüne usulca ağarırken arabamın kontağını çevirip eve doğru yola düştüm.

Kudelstaart, 3 Kasım 2026

 


BİR SİGARANIZ VAR MI?

BİR SİGARANIZ VAR MI? İstanbul’un bitmek bilmeyen keşmekeşinde, direksiyon başında eriyip giden yirmi yıl… Dile kolay, tam bir hafta önce ...