3 Eylül 2026 Perşembe





RİZGAN Û NURÊ
Dinleyin ey sarp dağların çocukları,
kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler.
Bu söz, sıradan bir söz değildir.
Bu söz, sevdâyla başlayan, kanla biten bir sözdür.
Bu söz, Rizgan ile Nurê’nin ölümsüz aşklarının unutulmaz destanıdır.
Dengbêj der ki: Mezopotamya’da sevdalar gizlenmez.
Gizlenirse taş dile gelir, dağ bağırır, rüzgâr ele verir.
Rizgan ile Nurê de gizleyemedi o güzelim sevdalarını.
Sevda, onların kalplerinin derinliklerinden taştı; kuş olup uçtu, buğulu gözlerinde durmadı.
Aşklarının güzelliği Mezopotamya’nın kutsal toprağının dört bir yanına dağıldı.
Rizgan oğlan, dağ gibi bir delikanlıydı;
omuzlarında dağların sabrı,
gözlerinde uzun yolların kararı vardı.
Nurê ise ıpışıl, bal renkli bir sabah ışığıydı;
konuştu mu insanın içini ısıtır, sustu mu bütün canlıların içi üşürdü.
Onlar deliriverdiler ve birbirlerini deliler gibi sevdiler.
Ama sevda, törenin kara defterinde yazılı değildi.
Aileler karşı durdu; söz kesildi, yol kapandı, engel olundu.
Dağlar bile boyun eğmedi, yol vermedi;
insanlar insaf eylemedi, kurallar katıydı.
Rizgan dedi ki:
“Nurê’m, sevda beklemez. Seni Kûlî Mağarası’na kaçıracağım.
Ya birlikte yaşarız ya birlikte ölürüz. Bize bundan gayri yol yoktur.”
Nurê dedi ki:
“Kış yakındır, Rizgan’ım.
Kar düşünce karda izimiz kalır.
İzimiz kalınca ölüm gelir, bizi bulur.
Amcaoğlum zalim Oco’yu bilirsin…
Tavşanın izinden can bulan Oco’yu.”
Ama sevda korkuyu dinlemez.
Bir gece vakti, ay yarımken,
kalpler ise hepten tamken,
düştüler ince uzun bir yola.
O yol yalnız dağ yolu değildi;
o yol, onların geri dönüşü olmayan yazgısıydı.
Uzaklarda Kûlî Mağarası onları bağrına aldı.
Issızdı, karanlıktı, izbeydi ama onlar yalnız değillerdi.
Çünkü sevda vardı.
O mağara, bu tutkulu sevdalılara saray gibiydi.
He lo looo…
Rizgan yorgundu, bitkindi; başını Nurê’nin dizine koydu.
Onun için bundan büyük bir teslimiyet ve huzur yoktu.
Pırpır atıyordu yüreği; yastığı, sevdiğinin yumuşacık diziydi.
Uyudu, derin uyudu.
Ve karmaşık rüyalar gördü.
İki dallı bir ağaç vardı.
Her dalda birer al elma sallanıyordu.
Her elmanın üstünde birer ak güvercin süzülüyordu.
Ve gökten, devasa kanatlarıyla hızla inen bir kartal…
Nurê can kulağıyla dinledi Rizgan’ın rüyasını.
Ve rüyayı yorumladı, onları bekleyen kaderi söyledi:
“Ey Rizgan’ım,
o ağaç benim boyumdur.
O dallar bizim bahtımızdır.
Elmalar tombul göğüslerimdir.
Güvercinler ruhumuzdur.
Kartal ise amcaoğlum zalim Oco’dur.
Gelir,
bizi bulur,
hiç acımadan bizi öldürür.”
Ve derken sabah karla geldi.
Toprak, süt beyazı bir kefen giydi.
İzler konuştu.
Ve zalim Oco çıkageldi.
Nurê hızla ona doğru koştu.
Sevdasını arkasına aldı, iki al elmanın olduğu sinesine vurdu:
“Beni öldür,” dedi.
“O kalsın.
Bedenim senin olsun,
nam sana, sevdam ona kalsın.”
Ama töre duymadı.
Törenin kulağı yoktu.
Oco’nun soğuk eli titremedi; silahın patlaması dağlarda yankılandı.
Nurê beyaz karlara düştü; kar, güzel bedenini sarıp sarmaladı.
Akan al kanla kar kızardı.
Mağara olduğu yerde suspus oldu.
Rizgan uyuyordu.
Sevdiğinin dizinden daha huzurlu başka bir yastık tanımamıştı.
Uyandı…
Ama geç uyandı.
İki beden kaldı geriye.
Ama bu, iki bedenlik bir sevda değildi.
Bu sevda, yüzyıllara yük oldu.
Bu hikâye burada bitmedi.
Çünkü Rizgan ile Nurê
toprakta kalmadı.
Söz oldu.
Klam oldu.
Dengbêjlerin dillerinde yürüdü.
Köy köy dolaştı.
Şehir şehir ağladı.
Dinleyen, gözyaşları için mendil çıkardı.
Çünkü bu hikâye
yalnız bir aşk değil;
ne yazık ki bir kez daha
sevdanın töreye yenilişiydi.
Söz bitti.
Ama acı, her zamanki gibi bitmedi.






SEYADÊ ŞAME - YARALI TURNA
"Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi.
Ve üç yüzyıllık göresim geldi seni."
Cemal Süreya
Sayedê Şame; Doğubayazıt’ın gururu, ihtişamlı İshak Paşa Sarayı’nın diyarı, bıçak gibi kesen soğuk rüzgârların eksik olmadığı sarp dağların eteklerindeki bir bölgede 1922 yılında dünyaya geldi. Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Çocukluğundaki zorluklar ve yokluk, gençlik çağlarında da bir kene gibi yakasına yapıştı. 1940’lı yıllarda, henüz on sekiz yaşlarında bir delikanlıyken, o da akranları gibi yoksulluğun çaresini İran’a gidip kaçakçılık yapmakta buldu. Ancak kara yazılmış kaderi, daha sınırı aşarken onu askerlere yakalattı. Kaçakçılık suçundan Erzurum Hapishanesi’nin zindanlarına atıldı. Seyad, zindanda özgürlüğüne kavuşacağı günleri beklerken, ailesi de Çorum’a sürgün edildi.
Seyad özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, ailesinin sürgün edildiği Çorum’a gitti. Ve işte orada, Çorum’un tozlu sokaklarında, kömür karası gözleriyle kalbini titreten bir güzeler güzeline rastladı. Bu esmer güzelin adı Zülfinaz’dı. Öyle ki, o gülümsediği zaman bütün evren gülümserdi. Ona ilk bakışta vuruldu. Zülfinaz da onu deliler gibi sevdi.
Aralarında sessiz ama derin bir sevda alevlendi. Nişanlandılar ve kendi aralarında ant içtiler:
“Birimize bir şey olursa, diğerimiz kimseyle evlenmeyecek.” diye sözleştiler.
Ancak her zaman olduğu gibi “evdeki hesap çarşıdakine uymadı.”
Henüz altı ay geçmişti ki kara bir gün daha saklandığı yerden çıkageldi. Seyad’ı çekemeyenler onu ihbar etmişlerdi ve Seyad yeniden tutuklandı. Erzurum’un karanlık ve rutubetli zindanına bir kez daha atıldı.
Zindanda da olsa yıllar yılları kovaladı. Zaman durmadı.
Zindanda tanıştığı bir asker, onun kaderini değiştirdi. Gizlice verdiği küçük bir eğe, demir parmaklıklarını onun için umuda çevirdi. Seyad, karlı bir kış gecesi firar etti. Günlerce durup dinlenmeden yürüdü. Aç ve yorgundu, perişandı; ama yolun sonunda özgürlüğüne kavuşmak gibi umut dolu bir güzellik vardı. İnatla direndi ve sonunda İran’a ulaştı.
O sırada İran, Sovyetler Birliği’nin işgali altındaydı. Sovyetler İran’dan çekilirken kimliği olmayanları da beraberlerinde Moskova’ya götürdü. Seyad da bu kimliksizlerden biriydi.
Kısa süre sonra Sovyet vatandaşı oldu. Ancak hemen ardından casusluk şüphesiyle Sibirya’ya sürüldü. Sibirya’nın soğuğu, Erzurum zindanlarını aratıyordu. Sürgünlüğü on bir yıl sürdü. Stalin’in ölümünden sonra kapılar açıldı. Ama Seyad artık eskisi gibi değildi; yorgun, kırgın ve adeta yaşayan bir ölü gibiydi.
Erivan’a yerleşti. Güzel sesi ona yeni bir yol açtı. Erivan Radyo’sunun sevilen sesi oldu.
Bir gün arkadaşlarının ısrarıyla ilk defa radyoya çıktı. Yasaklı bir dil olan Kürtçede günlerce klamlar söyledi. Sesi dağları, ovaları, denizleri aşıp dalga dalga yayıldı. Sınırları aştı; Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar ulaştı.
Bir gün Doğubayazıt’ta Erivan Radyosunu dinleyen bir yakını, Seyad’ın sesini duyunca donakaldı. Oysa Seyad’ın çoktan öldüğü sanılıyordu. Hemen bütün aileye haber verildi. Seyad’ın yaşadığı müjdesi akrabalara ulaştırıldı. Ailesi gözyaşları içinde radyoya kulak verip onun söylediği klamları yürekleri parçalanarak dinlediler. Çok geçmeden, Seyad’ı bulup getirmek için Erivan’ın yolunu tuttular. Uzun aramalardan sonra onu bulup memleketlerine getirdiler.
1991 yılıydı.
Ailesine gecikmeli de olsa kavuşan Seyad, kalabalığın içinde bir yabancı gibiydi. Tanımadığı yüzler, büyümüş çocuklar, değişmiş hayatlar ve pek çok ölen vardı.
Akrabalarıyla tanışırken gözleri, kapı önünde oturan kendi yaşlarında bir kadına takıldı.
“Beni herkesle tanıştırdınız ama bu bacım hakkında hiçbir şey söylemediniz. Bu kim?” diye sordu.
Bir anda sessizlik çöktü. Kimseler ne diyeceklerini bilemedi.
Bütün cesaretini toplayan bir adam ayağa kalktı. Sesi titriyordu:
“Nasıl tanımazsın? O, nişanlın Zülfinaz. Seni elli yıldır bekleyen kadın.”
Zaman o an durdu.
Seyad başını eğdi.
Utanç, pişmanlık ve geç kalmışlık gelip boğazına bir yumruk gibi oturdu. Ne diyeceğini bilemedi. Kocaman bir taş gibi sustu. Elli yıl öncesine gitti. Yüreğini kavun acısını andıran nahoş bir acı kapladı. Elleri titriyor, uzaktan uzağa korkuyla Zülfinaz’a bakıyordu. Suçu büyüktü, afedilemezdi.
Zülfinaz’ın bakışları sanki şöyle diyordu:
“Bak, ben bir kadın olarak sözümüzde durdum. Seni tam elli yıl bekledim. Oysa sen beni unuttun; ilk fırsatta evlenip bir hayat kurdun. Hiç haber salmadın.”
Seyad bir daha onun yüzüne bakamadı.
Kısa bir süre sonra Erivan’a geri döndü.
Ve iki ay sonra ailesine bir mektup ulaştı.
Mektupta, Seyadê Şame’nin öldüğü yazıyordu.
Ama aslında o, bir şarkıya dönüşmüştü artık.
Zülfinaz’a ithafen yazdığı klam, onun güzelliğini, ona olan özlemini ve duyduğu acıyı dile getiren bir ağıt oldu. Çok sevdiği amcasına seslenerek Zülfinaz’a olan aşkını ve onun güzelliğini ona anlattı.
“Apooo… Esmer eman eman…” diye başlayan bu klam, yarım kalmış bir aşkın sesi hâline geldi.
O günden sonra bu klam; bir ömrün, bir bekleyişin ve acıya gark olmuş iki sevdalının kavuşamamalarının hikâyesi olarak dilden dile dolaştı.
Seyad ile Zülfinaz’ın aşklarında kavuşma olmadı.
Onların sevdası, salt anlatılmak için yaşandı.
Kudelstaart, 24 mart 2026










DENİZE YÜRÜYEN KADIN
Arjantinli şarkıcı ve halk ozanı Mercedes Sosa’nın müzik dünyamdaki yeri her zaman ayrıcalıklı olmuştur. “Gracias a la Vida”yı -“Hayat, Sana Teşekkür Ederim” şarkısını ve diğerlerini bugüne kadar abartısız yüzlerce kez dinledim. Her dinleyişimde şarkı, içimde başka bir yere dokundu; bana her defasında bambaşka bir haz verdi. 2009 yılında hayata veda eden bu büyük şarkıcıyı tanımış, sesine yetişmiş olduğum için ben de hayata yüzlerce kez teşekkür ettim. Ömrüm yettiğince de teşekkür etmeyi sürdüreceğim.
Mercedes Sosa, “Latin Amerika’nın Annesi” ve “Sessizlerin Sesi” olarak bilinirdi. Ben Latin Amerikalı değildim; Allah’ın bir Kürdü’ydüm. Yine de onu biraz annem gibi görürdüm. Gür ve derin sesiyle çok uzaklardan, kimselere sezdirmeden beni yanına çağırıyor gibime gelirdi. Ve ben havalara girerdim. Sesi, insanın içindeki iyi ve yaralı ne varsa ona ulaşırdı. Onu dinlerken, kontralto sesinin beni içimde saklı kalmış güzel bir yanımdan dolayı ödüllendirdiğini hissederdim.
Latin Amerika’da Mercedes Sosa gibi güçlü kontralto sesleriyle müzik dünyasında iz bırakmış pek çok sanatçı var. Grammy ödüllü Meksikalı sanatçılar Lila Downs ve Tania Libertad da tıpkı Mercedes Sosa gibi İspanyolca konuşulan coğrafyanın annelerindendir.
Bugün yine Mercedes Sosa’yı dinledim. Dinlediğim şarkının adı “Alfonsina y el Mar”dı: “Alfonsina ve Deniz.”
Şarkı, Latin Amerika edebiyatının öncü kadınlarından şair Alfonsina Storni’nin ölümünü anlatıyordu. Eserin bestesi Arjantinli besteci Ariel Ramírez’e, sözleri ise Félix Luna’ya aitti.
Alfonsina da tıpkı bizdeki Nilgün Marmara, Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath, İsveçli şair ve romancı Karin Boye ve Pulitzer ödüllü şair Sara Teasdale gibi hayatın yükü altında yorulan ve sonunda kendi yaşamına son veren kadınlardandı.
25 Ekim 1938’de Mar del Plata kıyılarına gelen Alfonsina Storni, denize doğru yürüdü. Dalgaların arasına karıştı ve bir daha geri dönmedi.
Ardında şiirlerini, hikâyesini ve denize uzanan o son yürüyüşü bıraktı.
Sizin de çok seveceğinizden emin olduğum şarkının sözlerinin yaklaşık karşılığı şöyle:
“ALFONSİNA VE DENİZ (Alfonsina y de Mar)
Denizin sular altında bıraktığı
O yumuşak kumların üzerinde,
Geri dönüşü yok artık
Onun o küçük ayak izlerinin.
Yalnızca tek bir patika,
Hüzün ve sessizlikle örülmüş,
Ulaştı derin sulara kadar.
Yalnızca tek bir yol,
Sessiz acılarla bezeli,
Ulaştı denizin köpüklerine kadar.
Tanrı bilir hangi korku
Eşlik etti sana,
Hangi eski acılar
Sesini soluğunu kesti.
Seni dinlendirmek için,
Uykulara daldırdı
Deniz kabuklarının şarkısı;
O şarkı ki söylenir
Denizin karanlık derinliklerinde
Bir deniz kabuğu tarafından.
Gidiyorsun Alfonsina,
Yalnızlığınla birlikte.
Hangi yeni dizelerin
Peşindeydin ararken?
Rüzgardan ve tuzdan
Kadim bir ses
Ruhuna kur yapıyor
Ve alıp götürüyor onu.
Ve böylece gidiyorsun sonsuzluğa
Bir rüyanın içindeymiş gibi,
Uyuyarak, Alfonsina,
Üzerinde denizden bir giysiyle.
Beş küçük deniz kızı
Alıp götürecek seni
Deniz yosunundan ve mercandan
Yolların arasından.
Ve deniz atları,
Fosforlu ışıklarıyla,
Bir halka oluşturup dönecek etrafında.
Ve suyun altındaki canlılar
Çok yakında
Oynayacaklar senin yanı başında.
Lambanın ışığını
Benim için biraz daha kıs.
Umarım huzur içinde uyursun,
Ey dadı, barış içinde.
Ve eğer o ararsa,
Burada olduğumu söyleme ona.
De ki "Alfonsina geri dönmeyecek".
Ve eğer seni ararsa,
Burada olduğumu asla söyleme ona,
De ki ben çekip gittim.
Gidiyorsun Alfonsina,
Yalnızlığınla birlikte.
Hangi yeni dizelerin
Peşindeydin ararken?
Rüzgardan ve tuzdan
Kadim bir ses
Ruhuna kur yapıyor
Ve alıp götürüyor onu.
Ve böylece gidiyorsun sonsuzluğa
Bir rüyanın içindeymiş gibi,
Uyuyarak, Alfonsina,
Üzerinde denizden bir giysiyle.”
Vaktiniz olursa “Alfonsina y el Mar”ı Mercedes Sosa’dan ya da Lila Downs’dan dinlemenizi öneririm.
Söz, farkına varmadan uzadı; yazı da uzun soluklu bir yolculuğa dönüştü. Öyleyse affınıza sığınarak son sözü, denize doğru yürüyüp dalgaların arasında kaybolan şairimiz Alfonsina Storni’ye bırakalım.
Onun bir şiiriyle yazıya noktayı koyuyor; hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
“URGE (Acilen İhtiyacım var)
Ağrım ve acımla,
Kederler saçarak dolaşıyorum ortalıkta.
Bana ait sevgi dolu tek bir söz yok,
Herkes beni hor görüp nefretle bakıyor.
Kalbim...
Acı çekmekten yoruldu, çok yoruldu,
Onun şöyle dediğini çok defa duydum:
Beni acıyla dolduran şu sözleri:
İhtiyacım var, ihtiyacım var...
Kollarının altında beni uyutup sarmalayacak birine,
Zaferlerimi ve yenilgilerimi anlatabileceğim birine,
Beni teselli edecek ve acılarımı dindirecek birine.
İhtiyacım var, ihtiyacım var...
Beni sevecek bir insana,
Bütün bu acıları unutturacak birine,
Ve ruhuma barış getirecek bir güne.”





ŞARKILARLA VALS
Başlık, dans konusunda hayli iddialı olduğum izlenimini verebilir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Dans denilen o zarif sanat karşısında beceriksizliğimin sınırı yok desem yeridir. Tanrı, belli ki yetenekleri dağıtırken bu konuda bana (benimle ne alıp veremediği varsa,) pek de cömert davranmamış. Mabut vermeyince Mahmut zavallısı ne yapsın? Müzik başladığında herkes salına salına dans ederken Mahmut olduğu yerde “zınk” diye kalır.
İlk dansımı sanırım on altı yaşlarındayken yapmıştım. Partnerim oldukça güzel bir kızdı ve onunla mutlaka dans etmem gerekiyordu. Kaçış yoktu. O korkulu an yaklaşırken pistteki çiftleri seyrediyor, özellikle ayaklarını nasıl hareket ettirdiklerini anlamaya çalışıyordum. Birkaç dakika dikkatle bakınca dansın sırrını çözeceğimi sanmıştım. Ne büyük saflık!
Derken partnerimin bana doğru yürüdüğünü gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüşçesine, kızara bozara ayağa kalktım. Erkek olduğuma göre bu pür acemilik filminin yönetmeni de ben olmalıydım. Dansımız başladı. Bir geri, iki ileri gidiyor; ne yaptığımızı bilmeden aynı hareketleri tekrarlıyorduk. Biz mi müziğe uyuyorduk, müzik mi çaresizce bize yetişiyordu, belli değildi.
Fotoğraflarımızın çekildiğini görünce sevindim. İçten içe yakınlık duyduğum bu güzel kızla geçirdiğim o an ölümsüzleşecekti. Partinin sonunda, fotoğrafçının kapının yanındaki duvara astığı fotoğraflar arasından bizimkini bulup aldım. O küçücük kâğıt parçasına yalnızca iki acemi dansçı değil; gençliğimin mahcubiyeti, heyecanı ve adı konulmamış duygularından biri de sığmıştı.
Aslında anlatmak istediğim dans değildi. Fakat yazının başlığı gelip destursuzca başköşeye kurulunca çağrışımlar beni yıllar öncesine götürdü. Ben de unutamadığım o mahcup anların akışına bıraktım kendimi.
Oysa size arabayla yaptığım kısa bir yolculuğu anlatacaktım. Yol boyunca dinlediğim şarkılardan ve onların ruhumda bıraktığı izlerden söz edecektim. Öyleyse lafı daha fazla dolandırmadan yeni bir paragrafa atlayayım.
Parağraf inişin yumuşakça yaptım. Çok şükür başımız, kaşımız, gözümüz yarılmadı.
Yolculuk Hollanda’dan Almanya’ya doğruydu. Böyle yolculuklarda dinlemek üzere müzikleri USB belleklere yüklemiş, her birine ayrı bir ad vermiştim: “Klasik, Caz, Halk ve Karışık”…
Bu kez elim “Karışık” olana gitti. İçinde Türkçe, Kürtçe ve Yunanca şarkılar vardı. Yol önümüzde uzanıyor, manzara camlardan akıp gidiyordu. Tekerlekler asfalt üzerinde ilerlerken şarkılar da içimde kendi yollarını buluyordu.
İlk parça Kürtçeydi. Solist, yakın zamanda keşfettiğim İngilizce öğretmeni Ercan Bingöl’dü. Bingöl, Kürtlerin yaşadığı ezilmişlikle köle olarak kullanılan Afrikalıların yaşadıkları arasında benzerlik kuruyor; Afrikalıların acılarını blues ile dile getirdiklerini, benzer acılar yaşayan Kürtlerin de blues yapmasının doğal olduğunu söylüyordu. Böylece kendisi de Kürtçe blues yapmaya başlamıştı.
Sözleri ve müziği ona ait olan parçanın Kürtçe adı “Ne Pir Derenge”, Türkçesi ise “Çok da Geç Değil”di:
“Çok da geç değil, gel hadi
Seni de beklemezsem nasıl da bir hiçim
Ah, saçı kısam, göğsüm daralıyor
Nefes alamıyorum, bir titremedir tutuyor beni
Hadi gir rüyama, şad et beni
Bitme gece, alma onu benden
Kıyısız kaldım, sessiz yasım
Hadi doğ güneş, onu getir kendinle”
Şarkı bittiğinde yolculuk sürüyordu ama insanın içindeki yolların nereye vardığını bilmek mümkün değildi. Bazen birkaç söz, yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralıyor; unuttuğumuzu sandığımız ne varsa sessizce önümüze bırakıyordu.
İkinci parça, Djivan Gasparyan’ın yıllardır severek dinlediğim “Mayrig” adlı eseriydi. “Mayrig”, Ermenicede “ana” demekti. Anne söz konusu olduğunda çoğu insan gibi benim de içimde hassas bir tel titrer. Bu yüzden Gasparyan’ın duduğu yıllardır kalbimin bir köşesini tutar.
Duduk, uzak bir dağın ardından esen rüzgâr gibi yükselirken Djivan’ın duygulu, yer yer çatallaşan sesi ona karışıyordu:
“İm anuşig, im knkuş mayrig/Benim tatlı, narin anam.”
Ardından o büyülü ses Türkçe sözlerle devam ediyordu:
“Le, le, mayrig, mayrig, mayrig
Niye böyle galdık, ayrık, ayrık?
Yine de ben isterdim elbet
Yaşamak el ele, yaşamak hayallerde hep
Ne zor bu yerlerde hayal etmek bile.”
İnsan annesinden ne kadar uzağa giderse gitsin, onun sesinden bütünüyle uzaklaşamıyor. Ülkeler ve sınırlar değişiyor ama insanın içindeki “anne” kelimesi hep aynı yerde duruyor.
Üçüncü şarkı başladığında Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyor, ruhumuzda “Hüseynikten Şeher Yoluna” çıkıyordu. Onunla birlikte biz de o şeher yoluna düşmüş gibi olduk. Yol bir anda Hollanda ile Almanya arasından çıkıp uzak bir memleketin dağlarına, sokaklarına ve özlemlerine uzandı. Şarkının sözlerini buraya yazmayayım. Çünkü bazı şarkılar anlatılmaz, dinlenir; bazı yollar tarif edilmez, yürünür.
Sıra dördüncü şarkıya geldiğinde arabanın içini Yunanca sözler doldurdu. Yunanistan’ın Sezen Aksu’su olarak anılan Haris Alexiou, “To Tango Tis Nefelis”i söylüyordu. Yanılmıyorsam parçanın aslı İtalyancaydı; bizde ise Nilüfer tarafından çok güzel yorumlanmıştı.
Bu şarkıyı dinleyen herkesin uzaklarda kalmış birini hatırladığına ve onu kalbinde sımsıkı sakladığına inanırım. Çünkü bazı melodiler, hafızamızda adını çoktan unuttuğumuz bir yüzü bulup çıkarır. Haris Alexiou Yunanca söylerken ben de ona acemice Türkçe eşlik ediyordum. Sözcüklerimiz farklıydı ama özlemimizin dili aynıydı. “Caddelerde rüzgar, kalbimde aşk var…”
Yolculuk güzeldi. Şarkılar önümüzdeki yolu kısaltırken içimizdeki yolları uzatıyordu. Bir melodi bizi çocukluğumuza, biri annemize, diğeri memlekete, bir başkası da uzakta kalmış bir sevdaya götürüyordu. Yolculuğun sonunda dostlara yeniden kavuşmak ise en az yolun kendisi kadar güzeldi. Çünkü insan bazen gitmek için değil, döndüğünde kime sarılacağını anlamak için yola çıkar.
Şimdi yeniden ilk dansıma dönüyorum.
O gece fotoğrafı edinmenin mutluluğuyla koştura koştura eve gitmiş, cebimden usulca çıkarıp uzun uzun bakmıştım. O fotoğrafta kendimi beceriksiz değil, mutlu görüyordum. Yanımda güzel bir kız vardı, müzik çalıyordu ve hayat önümde uzanan, sonunu bilmediğim bir yoldu.
Yıllar sonra aynı fotoğrafa baktığımda daha önce fark etmediğim bir ayrıntı gözüme çarptı: Partnerimin sağ elini sol elimle tutmam gerekirken tam tersini yapmıştım. O küçücük yanlış birden gözümde büyüdü. Gündiliğin, yani köylülüğün verdiği mahcubiyetle fotoğrafı küçücük parçalara ayırıp attım. Yalnızca bir fotoğrafı değil, belki de gençliğimin en saf anlarından birini kendi ellerimle yok ettim.
Şimdi düşünüyorum da asıl acemiliğim, dansta hangi eli tutacağımı bilememek değildi. Asıl acemiliğim, yıllar sonra o fotoğrafa bakarken genç bir çocuğun heyecanını, cesaretini ve masumiyetini görememekti. Yanlış tutulan bir ele takılmış, doğru olan ne varsa gözden kaçırmıştım.
Belki hayat da biraz böyleydi. Bir adımı yanlış attığımızı düşünerek bütün dansı değersiz sayıyor, küçücük bir kusur yüzünden güzel bir hatırayı yırtıp atıyorduk. Oysa dans, kusursuz adımlardan çok, müzik sürerken birbirimizin elini bırakmamaktı.
Özdemir Asaf’a ait olan şu şiir, belki de bütün bu anlattıklarımı benden daha kısa ve daha güzel ifade ediyor:
“Otobüsün sol camından
etrafı izlerken,
sağ camından kaçırdıklarından
ibarettir bazen hayat.”
Benim yaptığım da belki otobüsün sol camına yanağımı dayayıp hayat boyunca oradan dışarıyı seyretmek oldu. Bir yanda geçmişin mahcup dansları, öte yanda yol boyunca içime işleyen şarkılar… Biri yanlış tuttuğum bir eli, diğeri hiç bırakmak istemediğim insanları hatırlattı.
Peki, hep sol camdan bakarken sağ tarafta olup bitenlerden çok şey kaçırdım mı?
Sanmıyorum.
Çünkü insan her şeyi göremiyor. Her yolu yürüyemiyor, her şarkıyı sonuna kadar dinleyemiyor ve her dansta doğru adımı atamıyor. Önemli olan, bakabildiği pencereden gördüklerini kalbine alabilmesi; duyduğu birkaç güzel ezgiyi, tuttuğu birkaç sıcak eli ve vardığında kendisini bekleyen dostları unutmamasıdır.
Belki hayat, bir otobüs yolculuğundan çok, acemice katıldığımız uzun bir valstir. Kimi zaman bir geri, iki ileri gideriz. Bazen ritmi kaçırır, bazen yanlış eli tutarız. Yine de müzik devam ettiği sürece dans da sürüyor.
Ve insan, bütün beceriksizliğine rağmen, kendi hayatının şarkısına elinden geldiğince eşlik ediyor.

BAŞKA BİRİ NASIL SEVİLİR BİLMİYORUM







Başka Biri Nasıl Sevilir Bilmiyorum


Hangi şehre gidilir yalnız başına,
Hangi şarkı dinlenir senle olmayınca.
Kimle çay içilir ?
En güzel sözlerin altı kim için çizilir
Kimin kokusu saklanır…
Hangi hayal hediye edilir,
Hangi gözle bakılır o çiçek yaprağı kirpiklerine
Nasıl anlatılır gülüşünün sesi
Adının güzelliğine hangi alfabe de rastlanır
Senin bakışın hangi şiire benzer
Kime dokunur, sarılır, uyur bu kalp
Hangi insanda rastlanır sana…
Gel de anlat …
Senden başkası nasıl sevilir ?
Bilmiyorum ben … İlhan Berk
“İnsan dünyaya bir kez gelir.” Bu, dillerde eskimiş, söylene söylene sıradanlaşmış bir sözdür. Bildiğimiz kadarıyla hakikat de böyledir. Canlılar âlemine bir defalığına insan suretinde uğrar, sonra neresi olduğunu bilmediğimiz o meçhul yere doğru yola çıkarız. Fakat o yolculuktan önce, yeryüzünün bize sunduğu güzellikleri mümkün olduğunca ıskalamamak gerekir. Duygularıyla var olan insan, yeterince güzellik görüp ruhunda biriktirdiğinde meçhule giden o gemiye daha büyük bir gönül ferahlığıyla binebilir.
Oysa ıskalanmaması gereken ne çok şey vardır…
İnsanlığın güzel yürekli insanları, içlerindeki ışığı dünyaya sunarak görülmesi, duyulması, dokunulması ve hissedilmesi gereken sayısız güzellik bıraktılar, bırakıyorlar ve daha bırakacaklar. Kimi bir şiirin dizelerine sığındı, kimi bir öykünün satır aralarında soluklandı. Kimi taşa can verdi, kimi tuvale renk, sessizliğe melodi kattı. Bazıları göğe uzanan bir yapı kurdu; bazıları bir düşüncenin, felsefi bir yorumun ya da bir filmin içine insan ruhundan ince bir iz bıraktı.
İnsan, böylesi bir güzellikle geç karşılaştığında içten içe hayıflanır. “Ben bunu neden daha önce görmedim, neden duymadım?” diye sorar kendine. Kaçırdığı zamanın gölgesi düşer üzerine; süngüsü mahcuplukla düşer. Çünkü bazı güzellikler yalnızca görülmez, insanın içinde kendilerine bir yer açar ve onu, fark ettirmeden, başka birine dönüştürür.
Güzel insanlar öylesine çok, belki de sonsuz sayıda eser bıraktılar ki hepsine yetişmek bir ömre sığmaz. Yine de okumaya, araştırmaya, türlü renklerdeki gözlerimizle bakmaya, irili ufaklı kulaklarımızla dinlemeye ve yumuk ellerimizle dokunmaya mümkün olduğunca çok zaman ayırmalıyız. Çünkü her yeni güzellik, ruhumuza eklenen başka bir renk; içimizde sessizce yanan başka bir ışıktır.
Velhasıl, hayatın önümüze serdiği güzellikleri olabildiğince ıskalamamalıyız. Onlardan ne kadar çoğunu görür, duyar, hisseder ve içimizde biriktirirsek biz de o kadar güzelleşiriz. Belki o zaman, meçhule doğru yola çıkma vakti geldiğinde, ardımızda yarım kalmış bir özlemin ağırlığını değil, yaşanmış bir ömrün hoşnutluğunu taşırız.
Ve türlü renklerdeki gözlerimizi, mis kokulu incir reçeliyle dolu bir kavanozun kapağını usulca kapatır gibi kapatırız: İncir reçelinin tadını almış, kokusunu içimize çekmiş ve payımıza düşen güzellikleri ruhumuzda saklamış olmanın huzuruyla dünyaya el sallarız!

RİZGAN Û NURÊ Dinleyin ey sarp dağların çocukları, kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler. Bu söz, sıradan bir söz değildir. Bu söz, sevdâ...