Başlık, dans konusunda hayli iddialı olduğum izlenimini verebilir. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Dans denilen o zarif sanat karşısında beceriksizliğimin sınırı yok desem yeridir. Tanrı, belli ki yetenekleri dağıtırken bu konuda bana (benimle ne alıp veremediği varsa,) pek de cömert davranmamış. Mabut vermeyince Mahmut zavallısı ne yapsın? Müzik başladığında herkes salına salına dans ederken Mahmut olduğu yerde “zınk” diye kalır.
İlk dansımı sanırım on altı yaşlarındayken yapmıştım. Partnerim oldukça güzel bir kızdı ve onunla mutlaka dans etmem gerekiyordu. Kaçış yoktu. O korkulu an yaklaşırken pistteki çiftleri seyrediyor, özellikle ayaklarını nasıl hareket ettirdiklerini anlamaya çalışıyordum. Birkaç dakika dikkatle bakınca dansın sırrını çözeceğimi sanmıştım. Ne büyük saflık!
Derken partnerimin bana doğru yürüdüğünü gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüşçesine, kızara bozara ayağa kalktım. Erkek olduğuma göre bu pür acemilik filminin yönetmeni de ben olmalıydım. Dansımız başladı. Bir geri, iki ileri gidiyor; ne yaptığımızı bilmeden aynı hareketleri tekrarlıyorduk. Biz mi müziğe uyuyorduk, müzik mi çaresizce bize yetişiyordu, belli değildi.
Fotoğraflarımızın çekildiğini görünce sevindim. İçten içe yakınlık duyduğum bu güzel kızla geçirdiğim o an ölümsüzleşecekti. Partinin sonunda, fotoğrafçının kapının yanındaki duvara astığı fotoğraflar arasından bizimkini bulup aldım. O küçücük kâğıt parçasına yalnızca iki acemi dansçı değil; gençliğimin mahcubiyeti, heyecanı ve adı konulmamış duygularından biri de sığmıştı.
Aslında anlatmak istediğim dans değildi. Fakat yazının başlığı gelip destursuzca başköşeye kurulunca çağrışımlar beni yıllar öncesine götürdü. Ben de unutamadığım o mahcup anların akışına bıraktım kendimi.
Oysa size arabayla yaptığım kısa bir yolculuğu anlatacaktım. Yol boyunca dinlediğim şarkılardan ve onların ruhumda bıraktığı izlerden söz edecektim. Öyleyse lafı daha fazla dolandırmadan yeni bir paragrafa atlayayım.
Parağraf inişin yumuşakça yaptım. Çok şükür başımız, kaşımız, gözümüz yarılmadı.
Yolculuk Hollanda’dan Almanya’ya doğruydu. Böyle yolculuklarda dinlemek üzere müzikleri USB belleklere yüklemiş, her birine ayrı bir ad vermiştim: “Klasik, Caz, Halk ve Karışık”…
Bu kez elim “Karışık” olana gitti. İçinde Türkçe, Kürtçe ve Yunanca şarkılar vardı. Yol önümüzde uzanıyor, manzara camlardan akıp gidiyordu. Tekerlekler asfalt üzerinde ilerlerken şarkılar da içimde kendi yollarını buluyordu.
İlk parça Kürtçeydi. Solist, yakın zamanda keşfettiğim İngilizce öğretmeni Ercan Bingöl’dü. Bingöl, Kürtlerin yaşadığı ezilmişlikle köle olarak kullanılan Afrikalıların yaşadıkları arasında benzerlik kuruyor; Afrikalıların acılarını blues ile dile getirdiklerini, benzer acılar yaşayan Kürtlerin de blues yapmasının doğal olduğunu söylüyordu. Böylece kendisi de Kürtçe blues yapmaya başlamıştı.
Sözleri ve müziği ona ait olan parçanın Kürtçe adı “Ne Pir Derenge”, Türkçesi ise “Çok da Geç Değil”di:
“Çok da geç değil, gel hadi
Seni de beklemezsem nasıl da bir hiçim
Ah, saçı kısam, göğsüm daralıyor
Nefes alamıyorum, bir titremedir tutuyor beni
Hadi gir rüyama, şad et beni
Bitme gece, alma onu benden
Kıyısız kaldım, sessiz yasım
Hadi doğ güneş, onu getir kendinle”
Şarkı bittiğinde yolculuk sürüyordu ama insanın içindeki yolların nereye vardığını bilmek mümkün değildi. Bazen birkaç söz, yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralıyor; unuttuğumuzu sandığımız ne varsa sessizce önümüze bırakıyordu.
İkinci parça, Djivan Gasparyan’ın yıllardır severek dinlediğim “Mayrig” adlı eseriydi. “Mayrig”, Ermenicede “ana” demekti. Anne söz konusu olduğunda çoğu insan gibi benim de içimde hassas bir tel titrer. Bu yüzden Gasparyan’ın duduğu yıllardır kalbimin bir köşesini tutar.
Duduk, uzak bir dağın ardından esen rüzgâr gibi yükselirken Djivan’ın duygulu, yer yer çatallaşan sesi ona karışıyordu:
“İm anuşig, im knkuş mayrig/Benim tatlı, narin anam.”
Ardından o büyülü ses Türkçe sözlerle devam ediyordu:
“Le, le, mayrig, mayrig, mayrig
Niye böyle galdık, ayrık, ayrık?
Yine de ben isterdim elbet
Yaşamak el ele, yaşamak hayallerde hep
Ne zor bu yerlerde hayal etmek bile.”
İnsan annesinden ne kadar uzağa giderse gitsin, onun sesinden bütünüyle uzaklaşamıyor. Ülkeler ve sınırlar değişiyor ama insanın içindeki “anne” kelimesi hep aynı yerde duruyor.
Üçüncü şarkı başladığında Ahmet Kaya’nın sesi yükseliyor, ruhumuzda “Hüseynikten Şeher Yoluna” çıkıyordu. Onunla birlikte biz de o şeher yoluna düşmüş gibi olduk. Yol bir anda Hollanda ile Almanya arasından çıkıp uzak bir memleketin dağlarına, sokaklarına ve özlemlerine uzandı. Şarkının sözlerini buraya yazmayayım. Çünkü bazı şarkılar anlatılmaz, dinlenir; bazı yollar tarif edilmez, yürünür.
Sıra dördüncü şarkıya geldiğinde arabanın içini Yunanca sözler doldurdu. Yunanistan’ın Sezen Aksu’su olarak anılan Haris Alexiou, “To Tango Tis Nefelis”i söylüyordu. Yanılmıyorsam parçanın aslı İtalyancaydı; bizde ise Nilüfer tarafından çok güzel yorumlanmıştı.
Bu şarkıyı dinleyen herkesin uzaklarda kalmış birini hatırladığına ve onu kalbinde sımsıkı sakladığına inanırım. Çünkü bazı melodiler, hafızamızda adını çoktan unuttuğumuz bir yüzü bulup çıkarır. Haris Alexiou Yunanca söylerken ben de ona acemice Türkçe eşlik ediyordum. Sözcüklerimiz farklıydı ama özlemimizin dili aynıydı. “Caddelerde rüzgar, kalbimde aşk var…”
Yolculuk güzeldi. Şarkılar önümüzdeki yolu kısaltırken içimizdeki yolları uzatıyordu. Bir melodi bizi çocukluğumuza, biri annemize, diğeri memlekete, bir başkası da uzakta kalmış bir sevdaya götürüyordu. Yolculuğun sonunda dostlara yeniden kavuşmak ise en az yolun kendisi kadar güzeldi. Çünkü insan bazen gitmek için değil, döndüğünde kime sarılacağını anlamak için yola çıkar.
Şimdi yeniden ilk dansıma dönüyorum.
O gece fotoğrafı edinmenin mutluluğuyla koştura koştura eve gitmiş, cebimden usulca çıkarıp uzun uzun bakmıştım. O fotoğrafta kendimi beceriksiz değil, mutlu görüyordum. Yanımda güzel bir kız vardı, müzik çalıyordu ve hayat önümde uzanan, sonunu bilmediğim bir yoldu.
Yıllar sonra aynı fotoğrafa baktığımda daha önce fark etmediğim bir ayrıntı gözüme çarptı: Partnerimin sağ elini sol elimle tutmam gerekirken tam tersini yapmıştım. O küçücük yanlış birden gözümde büyüdü. Gündiliğin, yani köylülüğün verdiği mahcubiyetle fotoğrafı küçücük parçalara ayırıp attım. Yalnızca bir fotoğrafı değil, belki de gençliğimin en saf anlarından birini kendi ellerimle yok ettim.
Şimdi düşünüyorum da asıl acemiliğim, dansta hangi eli tutacağımı bilememek değildi. Asıl acemiliğim, yıllar sonra o fotoğrafa bakarken genç bir çocuğun heyecanını, cesaretini ve masumiyetini görememekti. Yanlış tutulan bir ele takılmış, doğru olan ne varsa gözden kaçırmıştım.
Belki hayat da biraz böyleydi. Bir adımı yanlış attığımızı düşünerek bütün dansı değersiz sayıyor, küçücük bir kusur yüzünden güzel bir hatırayı yırtıp atıyorduk. Oysa dans, kusursuz adımlardan çok, müzik sürerken birbirimizin elini bırakmamaktı.
Özdemir Asaf’a ait olan şu şiir, belki de bütün bu anlattıklarımı benden daha kısa ve daha güzel ifade ediyor:
“Otobüsün sol camından
etrafı izlerken,
sağ camından kaçırdıklarından
ibarettir bazen hayat.”
Benim yaptığım da belki otobüsün sol camına yanağımı dayayıp hayat boyunca oradan dışarıyı seyretmek oldu. Bir yanda geçmişin mahcup dansları, öte yanda yol boyunca içime işleyen şarkılar… Biri yanlış tuttuğum bir eli, diğeri hiç bırakmak istemediğim insanları hatırlattı.
Peki, hep sol camdan bakarken sağ tarafta olup bitenlerden çok şey kaçırdım mı?
Sanmıyorum.
Çünkü insan her şeyi göremiyor. Her yolu yürüyemiyor, her şarkıyı sonuna kadar dinleyemiyor ve her dansta doğru adımı atamıyor. Önemli olan, bakabildiği pencereden gördüklerini kalbine alabilmesi; duyduğu birkaç güzel ezgiyi, tuttuğu birkaç sıcak eli ve vardığında kendisini bekleyen dostları unutmamasıdır.
Belki hayat, bir otobüs yolculuğundan çok, acemice katıldığımız uzun bir valstir. Kimi zaman bir geri, iki ileri gideriz. Bazen ritmi kaçırır, bazen yanlış eli tutarız. Yine de müzik devam ettiği sürece dans da sürüyor.
Ve insan, bütün beceriksizliğine rağmen, kendi hayatının şarkısına elinden geldiğince eşlik ediyor.