21 Kasım 2014 Cuma

GAK GAK




GAK GAK
Her yılın mart ayında, insanoğlunun gözünün yaşına bir an olsun bakmadan, kazma kürek yaktıracağı söylenegelen gri kış yine çıkageldi. Bütün kuşlar fora yelken kanat açıp, kafileler halinde upuzun soluklu uçuşlarla, daha sıcak diyarlara doğru uçtular. Yalnızca, yapraklarından tamamen arınmış olan, hüzünlü meşe ağaçlarının dallarına tüneyen bed sesli, kömür karası parlak tüylü, patlak gözlü kargalar kala kaldı. Kargaların tek vukuatları da, durmaksızın gaklamaktı. Bu kötü seslerden, daha çok dışarıdaki seslere odaklanmış olan, yalnızlığın pençesinde inim inim inleyip, kıvranan yaşlılar daha çok rahatsız oluyorlardı. Üstlerine sinmiş, yaşadıkları diz boyu yalnızlık içler acısı idi. Çoluk çocuk, gelin, akraba, kız-kızan, torun ve bilumum akraba eş ve dost görünümlülerden bihaberdiler. Duyma yetisini hafiften yitirmiş, ama her daim hazır ve de nazır durumda, dışarıdan gelecek “merhaba” diyecek bir sese yönlendirdikleri kulaklarına ulaşan, anlatılmaz bir rahatsızlık veren “gak-gak”tan başka bir şey değildi.
Gülay Hanım bu seslere, zamanla iyiden iyiye alıştı alışmasına ama, O’nun asıl duymak-görmek istediği, yanında-yöresinde torunlarının cıvıldamaları ve de kalbini gönül rahatlığı ile şefkatlı avuçlarına bırakabileceği birileri idi. İki oğlu, iki kızı ve isimlerini birbirine karıştırsa da, bunlardan iki elin parmakları kadar da birbirinden tatlı torunları vardı. Aylardır karanlık bastırana kadar, penceresinin önünde durup, kendisine doğru atılacak bir canlının adımlarını gözlüyordu. Bu nafile bir bekleyişti ki, ne gelen vardı, ne de giden. Penceresine açılan sokakta, adeta kendisi gibi kuruyup, sararıp solan, tutunduğu dallarda kalmaya daha fazla direnemeyen son yapraklar ve  gelen o gak gak sesleri. Meşe yaprakları üstlerine düşen yenilere kollarını olanca büyüklükte açıp, “hoş geldin, hiç gelmeyeceksin sandım, geç de olsa iyi ki bizi yalnız bırakmadın” diyorlardı. Sarmaş dolaş olup, özlem giderirken, yeni düşen yaprakları başka ağaçlardan olanlarla tanıştırıyorlardı.
Ayaklarını isteksizce sürüye sürüye posta kutularını bir bir dolanan, evlerine çekilmiş, çay veya kahvelerini, yudumlayan insanlara haberler ulaştıran, gri veya yeşil olduğu anlaşılamayan, ne üdüğü belirsiz üniforması ile badem bıyıklı, kısa boylu postacı. Az ileride, hayatı umursamadan, elinde tam dolu olmayan çöp torbasını sallaya sallaya konteynere doğru götüren, Gülay Hanımın komşusu Filiz Hanımın delikanlı oğlu. Art arda dolaşıp, sokağı teftiş eden biri kara, diğeri beyaz tüylü, mart ayı öncesinin relakslığında iki kedi. Marşı basmayan, çocukların üzerine “beni yıka” diye yazdıkları toz kaplı eski arabasını zorlayan, genç yaştaki kel kafalı adam.
Güneş oldukça kaprisli idi; bin bir naz takınıp, daha az ve cılız çıkar oldu. Mah cemalini anlık gösterdiğinden, “güneşe akınlar yapılamıyor, sofrasına oturulamadığı gibi, zapt da edilemiyor”. Görünen o ki, yapılacak olan akın, bu zapt etme ve sofraya oturma işi de biraz daha zaman alacağa benziyor. Yağmur yüklü bulutlar oradan oraya atılan pamuk yumakları misali, sürekli birbirlerine katılıp, ayrışıyorlar. Birileri de çıkıp; “dur kardeşim, senin yerin burası, yağdıracaksan yağmurunu, olduğun yerde kal, dölek dur ve orada yağdır” demiyor. Ya o kargalar, sokaktaki bütün çöp torbalarını didikleyip, yiyecek bir şeyler bulma uğraşısında olsalar da, ağızlarında baklaları ıslatma zahmetinde bulunmadan, bed seslerini tutamıyorlar.
Sokağın karşısındaki buğulu pencereyi de Şahin Beyin yalnızlığı sarmış durumda. Şahin Bey, eşi öldükten kısa bir süre sonra, oğluna ait bu dairedeki kiracısı çıkarılıp, buraya yerleştirildi. Eli ayağı tuttuğu, her işini kendisi yaptığı halde, oğlu her hafta temizlikçi bir kadın gönderip, evi temizletiyordu. Aylar geçmiş olmasına rağmen diyarına bu kilolarından dolayı “tısılamalar” eşliğinde işini yapan, temizlikçi kadından başka kimsecikler uğramıyordu. Şahin Bey bir başına, yapayalnız kaldı. Mahalledeki arkadaşları da uzaklara taşındığı için O’nu unutmuşlardı. Gözden ırak olan gönüllerin de pek yakınında olmuyordu. O da günlerdir torunlarına ve oğluna hasret kalmıştı. Karşı komşusu Gülay Hanım gibi kargaların sesine takılıp kalmasa da, oturduğu köşede kendisini gün geçtikçe daha bir küçülüyor hissediyor, bu da O’nu her geçen gün ve an kahrediyordu. Önüne geçemediği bu duygunun pençesine düşmüştü. İki kelime konuşacağı, yüzüne güleceği, nar kırmızısı bir bardak çay içeceği veya sokakta birlikte bir iki adım atacağı birileri olsaydı, bu pençesine düştüğü küçülme hissi de olmayacaktı.
Mavişliğini hepten yitiren gökyüzünde birbirine pamuk topakları misali katılıp ayrışan bulutlar duruldu. Önce o güzelim beyazlıklarını yitirdiler, ardından da karla karışık yağmur halinde yeryüzüne ıslak ıslak sökün ettiler. Her ne kadar yağmur ile karışık olsa da, bu yılın ilk karıydı. Sokak baştan sona ıslandı. Bu iş birliğinden kimliğini koruyamayan kar oldu, anında “dayanılmaz bir hafiflikle” eriyerek sokakta kalıcı bir beyazlık oluşturmadı. Pencerelere koşuşan çocuklar, kartopu oynayacakları umuduyla meraklı gözlerle Gülay Hanım ve Şahin Bey ile aynı sokağa baktılar, ama bu hevesleri gırtlaklarında gidip gelen yutkunmalarla kayboldu.
Gülay Hanım penceresinin önünde bir tül perdesini andıran görünümü aralayarak, sokağın karşısındaki pencereye baktı. Karşı pencerede kendi yaşına yakın, adını bilmediği kır bıyıklı, dökülmemiş olan kır saçlarını arkaya doğru düzgünce taramış, bakımlı biri olduğu belli olan Şahin Beyin gazetesini okumaya ara verip, kendisini süzdüğünü fark etti. Şahin Bey görüldüğünü fark edince, bakışlarını kaçırmadı. Gülümseyen gözlerle Gülay Hanıma bakmaya devam etti. Aralarındaki kar ile karışık yağmuru andıran tül perdesini bir el uzatıp, yana çekti. Perdenin oluşturduğu fluluk ortadan kalktı ve birbirlerini daha iyi gördüler. Şahin Bey ani bir hareket ve tatlı eda ile karşı tarafa el salladı. Gülay Hanım önce tereddüt etse de, gecikmeden içini ısıtan bu beklemediği harekete kıpırtılı yüreğini avucunun içinde sımsıkı tutup, karşılık verdi. Şahin Beyin maviye çalan gözlerinde ve yüzündeki gülümseme kocamanlaştı. Kendi eli ile pişirdiği, köpüklü, az şekerli kahvesinden ağız dolusu hazla bir yudum alıp, maviş gözlerini kırpıştırdı.
İki can belki de ömürlerinin son demlerinde, karnındaki tüm kelebeklerin öldüğüne inandığı, kalbinin o ince tellerini titretecek birilerinin olmadığı hayatlarının bu devresinde, alıp verdiği nefesi ve karanlıktaki elleri olabilirdi. Onların da nehirler misali coşku ile akıp, katılmak istediği denizler artık kurumamalıydı. O sevgili yalnız canlar; gönlünden geçen can yoldaşı ile dip dibe, avuçları avuçlarında terlemeli, koyun koyuna, nefesi nefesine karışmalı ve “yanımda kal” diyen bakışlarında huzur ve mutluluğu bulmalıydılar.  Şairin dediği gibi; “vadeniz dolduğunda, avuçlarına gömüleceğin” biri olmalıydı, yanında duracak olan. O’nun, seveceği canının yokluğuna sımsıkı sarılmayı artık bırakmalı idiler.
Sokakta alabildiğine bir sessizlik hakimdi. Gülay Hanım kıpır kıpır kalbi ile evinin içinde oradan oraya koşturuyor, yerinde oturamıyor, sık sık gelip, karşı pencereye bakıyordu. Aynı telaş Şahin Beyin evinin içinde de sürüyordu. O da gelip gelip, pencereden bakıp, uzun uzadıya el sallıyordu. Şahin Bey küçülmesini durdururken, tam tersine büyüyordu. Ertesi günün sabahında köşedeki çiçekçiden bir mimoza buketi ile soluğu Gülay Hanımın kapısında aldı. Gülay Hanımın yüreğindeki karanlığın yerini, mimozaların sarılığı aldı. Kalbinin vuruşları o kadar baskın hale geldi ki, kargaların gaklaması duyulmaz oldu.

Amsterdam 20 Kasım 2014



4 Kasım 2014 Salı

ÖZLEM



ÖZLEM


Kalplerin derinliklerinde, minik bir kuş misali; çalı ve çırpısını hüzünle ama bir o kadar da özenle toplayıp, yuva yapan, ince bir sızıdır özlem!
Aynı zamanda büyük halk ozanı Aşık Veysel’in aydınlık dünyasında adımladığı, “ince ve uzun bir yoldur” özlem.
Gözlerinize ansızın bir buğu perdesi indirmesinin akabinde, boynunuzu büken, kalbinizi hızla attırıp dağlatan, hep sevilene, güzele, insani ve kimi zaman da ulaşılması zor olanadır özlem.
Aprondaki uçak, istasyonda perona yanaşan, “gelmez mi-düdüğünü çalmaz mı olan” kara tren, limana ustalıkla demir atan gemi, nefes nefese dört nala yol alan kır at, daha öncesinde postacının elindeki mektup, şimdilerde gelen mail ve kan ter içinde size doğru atılan adımlardır özlem.
Özlem insanı hayata boğum boğum düğümlerle bağlayan en önemli duygulardan biridir.
Yaşam deryasında tutunulan güçlü bir daldır, özlem.
Özlem uzağınızda olan sevdiklerinizin, yakınızda olduğu hissidir, sabırdır, zamanın her daim kovalanmasıdır
“O’nunla kavga etmeyi, başkası ile gülmeye değişmemenin”, 
ta kendisidir özlem.
Nazlıdır özlem, kuş tüyü yataklarda okşanarak yatırılmalı, bir dediği iki edilmemeli, incitilmemeli ve hayat bulduğu renkli düşler dünyası ortamını, asla sis veya pusu kaplamamalıdır.
Anılardır özlemin olanca yükü, hani elini uzattığında dokunabileceğin, sarıp sarmalayacağın türden, belki de hiç de geride kalmayan, her an sil baştan yeniden yaşayacağın sıcacık duygulardır.
Özlem ile hasretlik iç içe geçmiş birbirini tamamlayan kardeş duygular olmalarına ve iki his arasında çok ince bir çizgi olmasına karşın, özlem umutla üst üste tomurcuklar açarak, sürekliliğini daimi kılandır.
Derin derin dalmalar, kurulan hayaller, düşler ve görülen rüyalardır özlem.
Kırpıştırılan buğulu gözlerin önünde, boncuk mavisi gökyüzünde, bıkıp usanmadan kanat çırpan renk yelpazesi bir kuştur, özlem. 
“Seni çok özledim” diye bitirilip, arasına kır çiçekleri konulan mektuptur, özlem.
Hasret duygusuna kıyasla, yumuşacık olan özlem; hüzün, yoksunluk ve biçareliğin daha bir uzağındadır. Murathan Mungan bu pamuksu duyguyu aynen şöyle sergiler:
“…………
ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı
…………….”
Özlemin barındırdığı yumuşak, umut dolu, kişiyi hayata bağlayan duygular, Can Yücel’in sevgiliye özlemini dile getirdiği, aşağıdaki dizelerinde ne kadar da berrak bir şekilde öne çıkar.

ÖZLEDİM SENİ
özledim seni...
ayrılık yüreğimi uyuşturuyor karıncalandırıyor nicedir.
beynimi uyuşturuyor özlemin...
çok sık birlikte olmasak bile
benimle olduğunu bilmenin
bunca zamandır içimi ısıttığını
yeni yeni anlıyorum
Yokluğun,
Hatırladıkça yüreğime saplanan bir sizi olmaktan çıkıp
mütemadiyen bir boşluğa
Sabahları seni okşayarak başlamaları
aksamları her işi bir kenara koyup
seninle baş başa konuşmaları özlüyorum;
oynaşmalarımızı,
yürüyüşlerimizi,
sevimli haşarılığını,
çocuksu küskünlüğünü...
Nasılda serttin başkalarına karşı
beni savunurken;
ve ne kadar yumuşak
bir çift kısık gözle kendini
ellerimin okşayışına bırakırken
Gitmeni asla istemediğim halde
buna mecbur olduğunu görmek
ve sana bunları söylemeden
''git artık'' demek
''beni ne kadar çabuk unutursan, o kadar çabuk
kavuşacaksın mutluluğa''
demek sana ne de zor
seni görmemek ve belki yıllar sonra
karşılaştığımızda
bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden...
yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek....
Özlenen; sevgilinin zülüfünün, teninin kokusu, ellerinin yumukluğu, tininin güzelliği, yanağına ürperti ile kondurulan öpücük, annenin-babanın evladına sımsıkı sarılması, dostun sımsıcak gülüşü ile elini uzatışı olabileceği gibi, dünyada insanların daha iyiye, yaşanabilirliğe olan umutlardır aynı zamanda.
Çok yönlü olan özlemin bir de dünya, insanlık ve ülkesinde olması gereken güzelliklere olan boyutu da var ki; günümüzde yaşananlar içimizi karartan nitelikte de olsa, umuda sımsıkı yapışmaktan başka yapılacak kalmıyor geriye.
Ülkemiz de, onlarca yıldır ne özlenen demokrasi, ne kardeşçesine bir yaşam, ne çağdaş bir anayasa, adil bir adalet, ne hak ve hakkaniyetin yerini bulduğu bir düzen, ne de bir çiçek buketi olarak bezelenmiş güzelliklerin, özgürlüklerin toprakları oldu. Günümüze değin katmerlice yaşanan; katliam, soykırım, talan, soygun, baskı, sömürü, diz boyu yoksulluk ve insanlık dışı işkenceler oldu. 
Özlemeye ve umut etmeye bütün kalplerimizle devamla, görülen o ki, bunun için mücadele etmekten başkaca da bir seçenek kalmıyor. Uzun lafın kısası; zamanı geldi, geçiyor. Tomurcuklanan özlem bahçesinin çiçekleri, açsın “gayrık”.

Amsterdam, 4 kasım 2014




15 Ekim 2014 Çarşamba

YEZZO


YEZZO

          Bütün sokaklar, kaldırımlar ve kuytuluklarda kalan köşeler, budak budak boğumlu, diplerine vuran gölgeleri ile yalnızlığa mahkum yaşlı ağaçlardan yığınlar halinde dökülen, kızıl, aynı zamanda sarı renklerinin bütün tonlarının hakim olduğu sonbahar yaprakları ile doluydu. Bahar aylarındaki körpeliğinde daha fazla direnemeyen ağaç dallarına, inatla tutunup, az da olsa, yerlere düşmeye karşı koymaya devam eden yapraklarda yok değildi tabi. Yapraklar çıkan ani rüzgarların etkisi ile kolayca yerlere düşüp, yine aynı esintilerle bir yerden, diğer bir yere isteksizce taşınıp, kısa sürecek olan yeni arkadaşlıklar, dostluklar ediniyorlardı.
 Sokaklarda, günün ışıması ile birlikte, hüzün mevsimi sonbaharın yapraklarına ve yeni oluşturdukları arkadaşlıklarına karşı amansız bir savaş başlamıştı. Yerlere dökülen yapraklar, göz kamaştırıcı güzellikte renkleri de olsa, insanların yaşamlarını bir hayli zorlaştırıyorlardı. O nedenle incecik siyah bıyıklı, dalgalı saçlı, esmer tenli-yabancı olanı, omuzuna taktığı, neredeyse kendi bedeninden daha büyük bir hava püskürtme makinesi ile kaldırımları, araba altlarını ve sokaklardaki yığınlar halindeki yaprakları havalandırıyordu. Uzun sarı saçlı, boynunda dövmesi olan Alman iş arkadaşı ise, pazılı tek kolu ile idare ettiği büyük bir süpürge görevini yerine getiren araçla, önüne yığılanları canavar gibi yutuyordu. Her taraf alabildiğine ağaç yaprağına bürümüştü. İnanılır gibi değildi, bu kadar çok yaprakla nasıl başa çıkılacaktı.
          Yezzo, evinin çok da büyük olmayan, artık pervazları iyice eski, memleketinden çok uzaklarda yıllardır edindiği penceresinin, hafiften araladığı çiçekli tülün ardından haldır haldır çalışan bu belediye görevlilerini seyrederken, uçuşan yapraklara asılı kalan dalgın ve hüzünlü bakışları ise O’nu hayaller alemine alıp, götürüyordu.
          Daha geçen hafta kırk beş yaşına basmıştı. Asıl adı Pelşin’di, ama Almanya’da kendisini tanıyanlar Yezidi kökenli olduğunu bildikleri için O’na Yezzo diyorlardı. Bu isimden hiç rahatsız olmuyor ve hatta kulağına hoş geliyordu. Pelşin, Kürtçede yeşil yaprak anlamına geliyordu. Bir zamanlar kendisi de, adı gibi yeşil bir yapraktı. Oysa, Yezzo yıllar oldu, tıpkı şu an gözlerinin önünde havalanan yapraklar gibi sararıp solmuş ve Almanya, o canavar makine olup, kendisini yutmuştu.
          Pelşin on yedi yaşında, sarıya çalan ipeksi saçları, upuzun kirpikleri, uçsuz bucaksız bir ormanı andıran zümrüt yeşili gözleri, gülümsediğinde dünya harikası gamzeleri ve kor dudakları ile değil Bozca Köyünün, belki de Ortadoğu coğrafyasının en güzel Yezidi Kürt kızıydı. O babası Reşo, annesi Naze, kız kardeşi Suna ve ağabeyi Hasan’ı ne kadar da çok seviyordu. Ailesi ile çok mutluydu. Bir de var olan mutluluğunu daha bir artıran sevdiği, yasak aşkı vardı. Komşu köyden filinta delikanlı Mahmud da Pelşin’e kara sevdalıydı. Annesi Dılşad bu sevdanın sonunun olmadığını, bir araya gelmelerinin imkansız olduğunu söylese de, O oğluna, Mahmud da gönlüne söz geçiremiyordu. Koyu kahve rengi gözleri, Pelşin’in o güzelim gözlerinden başkasını görmüyordu. Oysa kaideler, örf ve adetler çok ağırdı. Kürt de olsalar birinin müslüman, diğerinin yezidi olması bu sevdayı imkansız hale getiriyordu.
          Mahmud her akşam olduğu gibi o akşam da, Pelşin’i bir anlık da olsa görmeye geldi. Daha önceki günlerde olduğu gibi, yine evlerinin arkasında buluştular. Birbirlerinin kemiklerini kırarcasına sarılıp, özlem giderdiler. Genç sevgililerin birbirlerine dokunuşları ile içleri ışıdı, ısındı. Yüreklerinde sayısız kelebek kanat çırptı. Ne yazık ki görüşmeleri çok kısa sürmek zorundaydı. Aksi halde Pelşin’in annesi ve babası kendilerini o halde görebilirlerdi. Bu onların sonu olurdu ve bundan çok korkuyorlardı.
          O akşam Mahmud yine annesinin ve babasının söylediklerini anlattı. İmkansız da olsa Pelşin’i bırakmayacağını, ölümüne, ömrünün sonuna kadar kendisini bekleyeceğini söyledi. Yalvardı, yakardı. Göz yaşları birbirine karıştı. Mahmud, Pelşin’in ellerini defalarca öpüp ayrıldı.
          Bu gel gitler her daim umdukları gibi olmadı. Mahmud ertesi akşam da koşar adım Pelşin’e gelince, komşuları Refo onları evlerinin arkasında sarmaş dolaş gördü. Sabahın erken saatlerinde gelip, durumu Reşo’ya gördüklerini anlattı. Reşo hiddetle köpürüp, hışımla kızının odasına daldı. Pelşin rüyasında da Mahmud’u ile birlikteydi. Babası saçlarından tuttuğu gibi kızını yataktan sürükleyerek, oturma odasına getirdi. Pelşin hıçkırıklarla ağlarken, babası durmaksızın bütün bedenini tekmeliyor, nasıl bir müslümanla evlenmeyi aklından geçirdiğini avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Dayak atmaktan yorulan baba biraz soluklanmak isterken, devreye gürültüden uyanan oğlu girdi. Dayak atma sırasını ağabeyi Hasan aldı. O da tıpkı babası gibi bu genc ve narin bedeni insafsızca tekmeledi, tekmeledi. Annesi ve kız kardeşi ağlayıp, bir köşede korku dolu gözlerle bakıyorlardı. Ağabeyi Hasan da yorulmuş olacak ki, kendisini bitkin bir şekilde duvar dibindeki sandalyeye attı.
          Pelşin bir hafta boyunca kendisine gelemedi. Morarmamış tek yeri kalmamıştı. Yüzü gözü yara bereler içindeydi. Annesi fırsat buldukça, babasından gizli, kızına gözlerinden boncuk boncuk göz yaşları akıtarak, pansuman yaptı.
Reşo elini tez tutup, pelşin’i bir an önce evlendirmek niyetindeydi. Köyden uzak akrabaları Sılo’nun oğlu Azam’ın Pelşin’de gönlünün olduğunu duymuştu. Zaman kaybetmeden onlarla bir an önce oturup, konuşmalıydı. Bu fırsatı yarattığında ise, ailenin buna dünden razı olduğunu gördü. Pek bi mutlu oldu.  Kısa sürede hazırlıklarını yapıp, Pelşin’i istemeye geleceklerdi. Azam sevincinden yerinde duramıyordu. Kendisini kaybedip, defalarca Reşo’nun ellerine sarılıp, öptü. Azam’ın babası ve annesi de minnet dolu gözlerle, Reşo’ya bakıp, teşekkür ettiler.
          Pelşin uçuşan yapraklara bakmaya kendisini iyice kaptırmıştı. Kendilerine camdan baktığını gören Alman, gülümseyerek elini kaldırıp, selam verince, yabancı kökenli olan adam da baktı, ama O selam vermedi. Pelşin de elini hafiften kaldırıp, onları selamladı. Uçuşmaya devam eden yapraklarla birlikte, kendisini yine Bolca Köyünde buldu.
          Neredeyse iyileşmek üzereydi. Duvarlara tutunarak günde üç kez evden dışarı çıkıp, yüzüne hafif tatlı bir sıcaklıkla dokunan güneşe dönerek yalvardı. Meleke Tavus’tan kendisine ve sevdiğine yardımcı olması için dua mahiyetinde, kalbinden geçenleri art arda bir umutla sıralıyordu. Aradan bir kaç gün daha geçince Meleke Tavus’un da kendisine sırtını döndüğünü gördü. Kutsal kitapları Meshef Reş’in ve Kitab el Celve’nin de bir faydasını görmedi. Bir kaç gün sonra da Azam ile düğünü oldu. Dünyası başına yıkıldı. Böyle bir şey nasıl olurdu, bir türlü kabullenemiyordu. Kaderine boyun eğdi. İstemediği, sevmediği kocasına kadınlık yapmak zorunda kaldı.
          Oğulları Ruşen bir yaşına girmişti ki, köylerinde çeşitli söylentiler dilden dile yayılıyordu. Çevredeki Yezidi köylerinde yağmalamalar oluyor, evleri yakılıyor, masum insanlar öldürülüyordu. Hem de bu vahşeti yapanların çoğunun kışkırtılmış, kendileri gibi Kürt kökenli olan müslümanlar olduğu söyleniyordu. Oysa bugüne değin böylesi bir sorun yaşanmamıştı. Ve barbarların ayak sesleri gün geçtikçe köylerine doğru geliyordu. İnsanlar pılısını pırtısını toplayıp, kaçıyorlardı. Pelşin ve kocası da canlarını kurtarmak için kaçıp, Almanya’ya sığındılar. Artlarından babası, annesi ve kardeşleri de geldiler. Bir Yezidi köyü olan Bozca’da kimseler kalmadı. Almanya’ya gelemeyenlerden bir kısmı ise Sincar Dağının eteklerindeki akrabalarına kaçtılar. Kaçamayanlar ise, salt inançlarından dolayı hunharca taşlanarak öldürüldüler. Pelşin’in dünyası ikinci kez başına yıkılmıştı. Çaresizdi, Meleke Tavus bir kez daha kedisinin feryadını duymamış, görmemişti. O yine de bu zor günlerinde güneşe dönüp, dualarını okumamazlık etmedi.
          Almanya’ya geldikten bir yıl sonra, ikinci oğlu dünyaya geldi. O'nun adını da Rumet koydular. Çocukları da olsa, evliliklerinin üzerinden yıllar geçse de, Pelşin aklından, fikrinden, kalbinden bir an olsun Mahmud’u çıkaramıyordu. Azam’a yüreğinde tarifi mümkün olmayan bir acıyı duyarak kadınlık ediyordu. Rumet iki yaşına gelmişti ki, bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, Azam’dan boşandı. Azam fazla bir zorluk çıkarmadı. O da olup biteni seziyordu. Pelşin çocuklarını da alıp, yaprakların uçuşunu seyrettiği bu eve taşındı. Yavrularını bu evde büyütüp, okula gönderdi. Onlar birer kocaman delikanlı oldular. Birer de Alman kız buldular. Almanya’nın Yezzo’su bir başına yapa yalnız kaldı.
          Yapraklar uçuşmaya devam ederken, dinlemek üzere internetten bir melodiyi yükleyip, çalmaya başladı. Melodi Kürtçe idi, aynı tadı vermenin uzağında da olan Türkçesi de, yaklaşık olarak aşağıdaki gibiydi.

“Erkek söylemeye başlıyor…

Kirve!
Bu sabah Şengal dağından Sımokya gölüne inmişim ki
Vadi vadide açılmış, vadi vadide, vadi kirvem oy oy...
Baktım da!
Bu sabah Sımokya kızı, kırmızı desenli fistanı giyinmiş
Arkalıklı abayı da üstüne, güvercin gibi
Sımokya gölünün kenarına inmiş
Habur nehrinin yeşil ördeği misali
Sudaki yansıması, ah kirve oy oy...
 Kirve!
Bahtına düşmüşüm
Bu sabah harami keklik ötüşüne
Yanası Şengal’in doruğuna çıkasın
Şeyhlerden Melek-i Tavus Şeyhinin hürmetine
Gel...Dert ve acıların üzerine
Ben kirvenin canı ve cesedine
Bir buse kondur, hey kirve oy oy...
Eğer hayır ise; Başının sadakası...
Kapınızdaki ben fakire, kirve oy oy...

Bu kez kız söyler:

Kirve!
Kadınım ya, başıma buyruk değilim
Kurbanın olayım; endişelenme, korkma!
Melek-i Tavus Şeyhim Hadi’nin başına yemin içerim
Öldüysem; kara toprağa
Kaldıysam; kirvemin ruhu, canı ve cesedineyim
Ah kirvem oy oy...
Kirve, bir bilsen!
Biz Yezidi kızlarının buseleri
Seherin güzelliğinde, sabah ezanı sesiyle, kirve oy...
Ben ceylan yavrusunun önü, göğsü
Ben Habur’un yeşil ördeği, güvercini
Çini fincanındaki kahve misali...
Dudaklarım, ağzım;
Kağıda sarılı Amed şekeri
Ki Yahudi –onu- ağzında çiğner...Kirve oy...
Ah...Kirve oy oy...Ah...”

          Güneş, dünyayı terk edip, sevgilisi “ay”ın arkasına gizlenmek üzere aheste adımlarla giderken, “yarın görüşmek üzere” deyip, bir kez daha elini salladı. Bütün canlılar alemine öpücükler göndererek, vedalaştı. Ama uzaklarda gökyüzünü kızıla boyamayı da ihmal etmedi. Sokakta çalışan belediye görevlileri de işlerini bitirmişlerdi. Sokak yapraklardan tamamen arındı. Belediye görevlisi Alman meraklı gözlerle Pelşin'in penceresine son kez uzun uzun baktı, ama tül çekildiğinden, bu hoş kadının buğulu zümrüt gözlerini, yani derin ormanda çiseleyen  yağmuru göremedi.

Amsterdam, 14 Ekim 2014


25 Eylül 2014 Perşembe

LORİ - LORİ



Ürkek bir serçe gibi eğme başını. 
Kaldır başını ve dimdik dur! 
Bu senin değil, ülkemin ayıbı. 
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk.


N. Hikmet





LORİ - LORİ

Lori-lorili ninnilerle avutup,
Ak sütleri ile doyururlarken,
Dünya güzeli miniklerini,
Yaşıyorlardı bir kıyıcığında evrenin,
Kendi ahvallerince derler ya hani.
Ve kimseciklerin ‘kış’lamazlarken tavuklarını,
Baş kesen hançerlerin,
İrin beyinlilerin,
İğrenç tel tel sakallıların,
Sabahlardan bir sabah, 
Erkeninde şafağın,
Mahrurlukla kamaştırırlarken Onlar gözlerini, 
Kan donduran gölgeleri düşüverdi hayatlarına,
Kömür karası zebanilerin.
“Uy havar…” deyi figan eylediler.
Ol biçare,
Yaşlı gözlerle tutundular eteklerine,
Yalvar yakar ettiler gezegenlerinin,
İşitme ve görme özürlü insanlığına.
Lütfettiler nicedir ardından,
Toplanıverdi “büyük insanlık”,
Bin bir nazla – olsa da gecikmeli.
En nihayetinde sökün eylediler birer birer ,
Tünediler ceviz ağacı yuvarlak masalarına.
Yaldızlı kristal bardaklarında,
Yudumladılar leziz içeceklerini.
Kazanımlarının büyüklüğünü düşündüler ilk evvela,
Kaldırmak adına, 
Kendilerinin uzantısı gölgelerini.
Kimi şartlarını koştu en ileri,
Kimi tehditler savurup - salladılar parmaklarını,
Kimi olmaz dedi,
Yok ki bana hiç bir getirisi,
Oysa çokça görünüyor bu işin götürüsü.
Kan donduran gölgeler,
Sustururken lori-lorili ninnileri,
Şengal ve Kobani’li dünya güzeli miniklerin.
İğrenç tel tel sakallılar,
Dökerlerken bebeklerinin ak sütlerini,

Amsterdam, 25 Eylül 2014




20 Eylül 2014 Cumartesi

MUJIK ile TUJIK


MUJIK ile TUJIK

Aceleci olmayan adımlarla Qolit tepesinin yamacındaki düzlükten aşağılara doğru kaydı ve kendisini tepenin yamacında bulunan, köyün ileri gelenlerinden Efendi tarafından yaptırılan çeşmenin yanı başında buldu. Yıkılmaya yüz tutmuş olan bu hayrat çeşmesinden, hafif bir gürültüyle, ancak işeyen bir erkek çocuğunun çişini andıran, sızıntı halinde bir su akıyordu. Aylardır yağmur görmeyen bu topraklar, adeta yanıp kavruluyorlardı. Ağustos ayına özgü; insan nefesini kesen, sarı bir sıcak hakimdi. Çeşmenin başına gelen Mujik’di. Sıcaktan öylesine bunalmıştı ki, kan ter içinde de kalsa, uzandığı kayalığın altından kalkıp, buraya kadar geldi. Çeşme duvarına oklarla delinmiş onlarca kalp çizilmişti.
“Aman Allahım, bu Camili Köyünde de benim gibi, ne çok bağrı yanık varmış.” demekten kendini alıkoyamadı.
Boz bir eşek çeşme havuzunda birikmiş olan pis suya kafasını sallayarak daldırıp, bir iki yudum aldıktan sonra, burnundan ve ağzından gelecek şekilde “fıırrrr” diye sesler çıkarıyordu. Mujik’in geldiğini fark etmedi bile. O her "fıırrr" diye ses çıkardığında Mujik irkilip, bir iki adım gerilere doğru uzaklaşıyordu.
Boz eşeğin işi biraz uzun süreceğe benziyordu. Oysa Mujik sıcaktan öylesine bunalmıştı ki, dayanacak mecali kalmamıştı. Boz eşek bir iki kez daha ağzından ve burnundan ses çıkardıktan sonra, olduğu yerde yüz seksen derecelik ustaca bir manevra yaparak, düşünceli bir edayla, Camili Köyü’ne doğru yola koyuldu. Bu saatte buralarda ne arıyordu, kimi kimsesi yok muydu? Mujik çeşmeye biraz daha yanaşırken bunları düşünüyordu. Allah’tan kurtlar buralara son zamanlarda fazla dadanmıyorlardı. Aksi halde bu güzel gözlü boz eşek şimdi kurtların midesinde olacaktı. İçinden eşeğin yalnızlığına acıdı. Ne yazık ki, onun için yapabileceği bir şey yoktu. Dünyaya eşek olarak gelmek de bedbahtlıktı. Eşeğin ardından uzun uzun bakıp, ona hayır duaları etti.
Mujik bir iki yanlamasına hareketle, çok yüksek olmayan çeşme havuzunun duvarına çıktı ve kendisini boz eşekten arta kalan suya, balıklamasına attı. Derin olmayan su birikintisinin yüzeyini, ince bir yağ tabakası kapladı. Tepesindeki sarı sıcaktan,  özünde de yağlı olan vücudu, vıcık vıcık olmuştu. Mujik’in sırtında da diğer kirpiler gibi binlerce diken vardı. Fakat Mujik’in dikenleri, arkadaşlarına kıyasla daha yumuşaktılar. Bu dikenler yer yer siyah ve beyaz boya ile boyanmış gibiydi. Yüzü biraz fareyi andırsa da, kapkara ve kocaman gözleri ile ihtişamına diyecek olmadığı gibi, Qolit tepesi ve civarında bulunan kirpiler arasında ki karizması da yerindeydi. Pek çok dişi kirpi kendisine abayı yaktığı halde, o kimselere dönüp bakmıyordu. Buna neden, son zamanlarda; onun da gönül tahtına birilerinin gelip oturrmasıydı. Oldukça yumuşak karakterli, hassas ve romantik bir kirpiydi. Lakin gönül verdiği Tujik’in pek öyle olmadığı söyleniyordu. Varsın olsundu. Gönül bu; bir kere değirmen çarkına kolunu kaptırdığı gibi, kaptırmıştı. Bu işin uçarı kaçarı olmadığı gibi, uzatmanın da alemi yoktu. Kendi kedisine söz verdi, biraz serinleyip, yağlarından arındıktan sonra, ilanı aşk etmek için Tujik’in kayalığında soluğu alacaktı. Nerede inceyse orada kopsundu, artık. Uzun bir zaman daha suda oyalandıktan sonra, yine aynı vücut hareketleri ile çeşme havuzunun duvarına çıktı ve aşağıya doğru yuvarlandı. Allah kahretsin, dikenleri yine kirlenip, toz toprak olmuştu. Oysa birazdan Tujik’in yanına gidecekti. Bir iki adım sonra yakınındaki bir taşın üstüne çıkıp, sırtında bulunan oklarını anten gibi dört bir tarafa kıpırdatarak, yapışan toprak parçalarını silkeledi. Keşke bir ayna olsaydı da vaziyet berkemal mı, karizmada çizik var mı, yok mu diye bakabilseydi.
“Hayrın yerini bulsun, hayrat sahibi Efendi, insanların su içmeleri için alüminyum maşrapayı dahi düşünüp bir zincirle çeşmeye bağlamışsın. Oldu olacak şu çeşme duvarının içine bir de ayna koysaydın, hiç değilse ben dahil olmak üzere yavuklusuna giden yeni yetmeler de, bu aynada kendilerini süzerlerdi.” diye düşünmekten kendisini alamadı. Çok geçmeden, kayalığının yolunu tuttu. Köstebekler dört bir yanda toprağın altını üstüne getirmişlerdi. Etrafta küme küme yığılan taze toprağın kokusu vardı. Bu topraklara bulaşıp, üstünü başını kirletmemek için hat halindeki bu birikintileri dolanarak geçmek zorunda kaldı. Bu da yolunu uzatıyordu. Hani sevdiğine gitmemiş olsaydı önemli değildi. Hava neredeyse kararacaktı. Tüm kirpilerde olduğu gibi, Mujik’in gözleri de pek keskin değildi. Ama kulaklarının ve burnunun hassasiyetine diyecek yoktu. Kayalığının yanında bir iki dal nane boy göstermişti. Zaman zaman iyi kokmadığı hissine kapıldığında, gidip kendisini bu nane dallarına sürtüyordu. Bunu Tujik’e gönül kaptırdığı günden beri sık sık yapıyordu. Kendisini nane dallarına sürttüğünden, nanenin tüm yaprakları delik deşik olmuştu. Yine nane dalının yanına geldi. Oldukça yorulmuştu. Ay ve güneş nöbet değişimi yaparlarken, Qolit Tepesi bir renk ve ışın cümbüşü yaşıyordu. Etrafta bulunan tarla fareleri, kurbağalar, kuşlar, böcekler ve diğer canlılar gözlerinin kamaşmasından dolayı kendilerini ya deliklerine, ya da kuytuluk bir yere saklıyorlardı. Mujik’in öyle bir kaygısı yoktu. Bedeninin bütün bölümlerini nane yapraklarına sürdü. Sırt üstü uzanıp, karnında bulunan yumuşak tüylerini de, aynı şekilde uzun uzadıya sürdü. Tujik’ın yanında göğüs kıllarının arasından mis amber, ferah kokular yayılmalıydı. Tujik’in başı dönmeliydi. Bu iş tamamdı. Etrafına bakınırken, aniden gözüne ilişen bir papatya çiçeğini koparıp, yapraklarını kafasının yan tarafında bulunan kendi dikenlerinden birine teker teker batırıp, kopardı. Seviyor – sevmiyor derken en son kalan papatya yaprağı seviyor diyordu. Tüm bedenine kan yürürken, kendisini bir hoş hissetti. Bir müddet baygın baygın baktı ve olduğu yerde tekrar doğrulup, kendisine geldi. Biraz acele etmeliydi. Tek başına romantik olmanın alemi yoktu. Asıl romantizm birazdan başlayacaktı. En nihayetinde sevdiğine, aşkından yanıp tutuşan kalbini açacaktı. Ve o an saniye saniye yaklaşıyordu. Tüm temennisi; her şeyin istediği gibi seyretmesiydi. Aslında bu konuda kendisinden oldukça emindi. Tujik’in de kendisine ilgisiz olabileceğini sanmıyordu. Ama yine de kadın milleti bu, her biri henüz keşfedilmedik dünyalardı. O nedenle pek sağları ve solları belli olmazdı bunların, kendisindeki bu göz kamaştıran, her bayan kirpinin aklını başından alan bu cazibe, karizma, zenginlik, şan ve şöhrete rağmen.
Ay yavaş yavaş Qolit Tepesinin yamaçlarını aydınlatmaya başladı. Şansı yaver gidiyordu. Birazdan yapacağı ilanı aşk mehtap altında olacaktı. Belki napolitanlar, serenatlar okumayacaktı ama ortamın romantikliğine doğrusu diyecek yoktu.
Tujik’ciğine gitme zamanı gelmişti. Göğüs kılları kirlenmesin diye karnını biraz yukarı doğru kaldırarak yürümeye başladı. Kendisi için yanıp tutuşan o kadar güzel ve alımlı kirpi olmasına rağmen, ferman dinlemeyen, takozlanamayan gönlü, neden Tujik’de karar kılmıştı. Gönül bu ne yapacağı belli olmuyordu. Tüm bunları düşünedururken, Tujik’e yaklaştıkça kalbinin daha hızlı attığını hissetti. İnsan oğlunun gönül konusunda sayılamayacak kadar beste yaptığını duymuştu. “Aşkın müzikle sunumu çok güzel bir şey olsa gerek” diye düşündü.
“Bu ne sevgi aah,
Bu ne ızdırap,
Zavallı kalbim ne kadar harap.”
Evet insanoğlu daha neler neler söylemişti. Mujik’in kalbi de haraptı. Tujik’in yokluğu kendisi için artık dayanılmaz hal almıştı. Gençliğinin cayır cayır yanmasına izin vermeyecekti. Onsuz bir hayatı düşünemiyordu. Bundan sonraki hayatının her anında ve her yerde onunla birlikte olmak istiyordu. Belki ona yeşil panjurlu, kırmızı kiremitli, içinde çocuklarının oynadığı kocaman bahçesi olan bir ev vaat etmiyordu, ama onun kayalığı da Qolit Tepesinin en güzel manzaralı yerindeydi. Çocuklarının oynaması için onun kayalığının önü paha biçilmez bir yerdi. Tüm kirpiler Mujik’in kayalığına gıpta ile bakıyorlardı. Üstelik Efendi’nin çeşmesine de çok uzak değildi.
Mujik geldiğini fark ettirmek istediğinden, bir iki defa öksürür gibi yaptı. O sırada Tujik gündüzden yakalamış olduğu bir kaç kelebek ve böcekle karnını doyuruyordu. Gelenin Mujik olduğunu görünce içi bir tuhaf oldu. Yemeğini yarıda bıraktı, kalbinin derinliklerinden, Mujik’e eğilerek hoş geldin dedi. Hal hatır derken, Tujik misafirini yemeğe davet etti.
“Kusuruma bakma Mujik ne olur. Bugün biraz başım ağrıyordu. O nedenle iyi avlanamadım ve sofram sana layık değil. Ama gel Allah ne verdiyse onu birlikte yiyelim.”
“Allah’ını seversen Tujik söylediğin şeye bak, ben davetsiz misafirim. Aslında biraz da uygunsuz bir zamanda geldim. Geleceğimi de sana haber vermedim. Sonra misafir umduğunu değil, bulduğunu yer. Sofranda da hiç bir kusur yok. Baksana şuraya rengarenk kelebekler, som balığını aratmayan solucanlar, böcekler, bir yığın yonca ve çimen var.”
Tujik kırmızı ve yeşil kanatlı bir kaç tane kelebeği; Mujik’in önüne serdiği yonca yapraklarının üzerine özenle yerleştirdikten sonra, bir kaç tane de solucanı alıp, koydu. Evet yemek nefisti. Kayalıkların dışında, mehtap etrafa kurşuni bir renk yaymıştı. Mujik tam zamanı deyip, söze girdi;
“Tujik bu akşam sana arkadaşlık teklifinde bulunmak için geldim. Uzun zamandır kalbimin senin için çarptığını hissediyorum. Her gece rüyalarıma giriyorsun. Beni tanırsın, öyle fazla kötü alışkanlığım yok. Hani söylemesi ayıp, iyi de avlanırım. Diyeceğim; benimle evlenir misin?”
“Mujik, ah sevgili, bunları söyleyen sen misin? Allah´ın bu gününe de şükür. Ben bu duyguları sana yıllardır besliyorum. Senin için yanıp tutuşuyorum. Teklifin başım gözüm üstüne, bırak yemeği falan, gel şöyle yanıma otur. Ooh ne de güzel kokuyorsun. Başını bana yasla ve bu güzel günde birlikte mehtabı seyredip, gelecek mutlu günlerimizden söz edelim.” deyip, namluya sürülen bir mermi hızıyla kendisini Mujik’in kollarına attı. Aynı anda Mujik yüksek bir sesle inledi. Tujik’in okvari dikenlerinden pek çoğu Mujik’e batmıştı. Tujik sevgilisini her ne kadar teselli edip, özür dilemeye çalıştıysa da, Mujik’in hali berbattı. Mujik erkekliğe leke getirmemek için, hiç bir şey olmamış gibi davrandı. Fakat her yanı yara bere içinde kalmıştı.
Çok geçmeden Mujik ile Tujik dünya evine girdiler. Birbirlerine sırılsıklam aşıktılar. Her şey iyi hoştu ama, aşklarının doruk noktası olan sevişmeleri biraz zahmetli ve işkence gibiydi. Birbirlerini çok arzuluyorlardı. Fakat her sevişme anında Tujik’in dikenleri gelip, Mujik’e birer ok gibi saplanıyordu. Her sevişme anı iki saniyeyi geçmiyordu. Oysa birbirlerini ne kadar da çok seviyorlardı. Mujik’in içi titremesine rağmen, sevgilisini okşayamıyordu bile. Her okşama girişiminden sonra sanki; Kızılderililerin ok yağmuruna tutulmuş gibi oluyordu. Bu durumda yapılacak bir şey yoktu, yara bere içinde kalsa da, buna katlanacaktı. Başka çaresi yoktu. Gönlünü dinlediğinde, o zaten ferman dinlemeye pek niyetli olmadığını görüyordu.
Mujik yine yara bere içinde kaldığı bir sevişmenin ardından, derin düşüncelere daldı. Allah kendilerini neden böyle yaratmıştı. Onlara ne kastı vardı. Ağız tadıyla sevişmeleri onların da hakkı değil miydi? Doğrusu bu kadarı da fazlaydı. Onca dikenden arınmaları da zaten olanaksızdı. Sonra böyle bir şey olsa dahi ne olduğu belirsiz, yaratıklara dönerlerdi. Kendisinin neyse de Tujik’in dikenleri hem çok sivri, hem de çok serttiler. Her batışlarında canı çıkıyormuş gibi oluyordu.
Mujik’in derin düşüncelere daldığını gören Tujik onu biraz olsun güldürmek istedi.
“Biliyor musun Mujik, Qolit Tepesi’nin arka yüzünde kaplumbağalardan biri, diğer bir kaplumbağaya tecavüz etmiş. Hakim tecavüzcü kaplumbağaya iki suçtan onar yıl ceza vermiş.”
“Bilmiyorum neden iki suç?”
“On yıl tecavüz için, bir on yıl da haneye tecavüz suçundan ceza vermiş”
Mujik tüm ağrılarına karşın kendisini tutamayıp kahkahalara boğulduysa da, güldükçe yaralarının daha çok acıdığını fark edip, yarıda kesmek zorunda kaldı. Fakat yine de gülmesinin önüne geçemedi. Yüzünde uzun süre tebessüm kaybolmadı.
Evliklerinin üzerinden aylar-yıllar geçti. Onların da “pamuk yavrum” diye sevip bağırlarına bastıkları bir erkek ve üç tane de kızları oldu. Hepsi de birbirinden güzel ve albeniliydi. Oğullarının adını Jujican (Kirpican), kızlarının adını daİpekKadife ve Zarife koydular. Onların da iyi bir eğitim görüp, yaşadıkları dünyanın kurtlar sofrasında iyi avlanabilmeleri, haklarını kimseye yedirmemeleri ve iyi birer kirpi olmaları gerekiyordu. Tujik ve Mujik onlarla ellerinden geldiğince alakadar oluyorlardı. Baba ve anne sabahın köründe uyanıp, avlanmaya gidiyorlardı. Her ikisi de işlerinin ustasıydı. Kendi yağlarında kavrulacak, başkalarına muhtaç olmayacak kadar avlanıyorlardı. Çocukları; Jujican, İpek, Kadife ve Zarife aç ve açıkta kalmıyorlardı. Allah’ın bugününe şükürler olsun diyerek, istirahate çekiliyorlardı.
Ömürlerinden geçen her gün; hayatlarının belirsizliklerinde, yeni hareketlenmeleri ortaya çıkarırken, her türlü engeli ve güçlüğü yine birlikte göğüslüyorlardı. Her yerde ve her şeyde “anca beraber, kanca beraberdiler.”
Kış mevsimi de aynen sevişmeleri gibi onların başlarının belasıydı. Sırtlarında tüy namına hiç bir şey olmadığı için, çok üşüyorlardı. Var olan binlerce diken ısınmalarına yardımcı olmuyordu. Zaten kış mevsimini uyuyarak geçirdiklerinden, bu üşüme işi bir hayli uzunca bir zamanlarını alıyordu. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Bulundukları bölge olan, Camili Köyü’nde çok kuru soğuklar oluyordu. Evliliklerinin ilk yıllarında, kimi gün donarak öleceklerini sandılar. Korkulan olmadı, fakat çok eziyet çektiler. Birbirlerine çok sokulduklarında dikenleri birbirine batıyor, vücut ısılarından yararlanacaklarına, birbirlerine acı veriyorlardı. Daha pek çok deneme ve uygulamayla birbirlerini incitmeyecek, hem de vücut sıcaklıklarından faydalanılacak mesafeyi en nihayetinde buldular. Öyle ki bir milim yaklaştıklarında birbirlerini acıtıyorlar, iki milim uzaklaştıklarında ise üşüyorlardı. Bu aralarında bir denge haline geldi. Bu nedenle kış uykularında bu dengeyi hep korudular ve gelen her kış mevsimini sağ –salim, sıcacık ve mutlu atlattılar.
Mujik’in duyumlarına göre insanlar bu işi pek beceremiyorlardı. Bu dengeyi sağlamak onlar için oldukça güçtü. Az ileride bulunan Camili Köyü’nde bu dengenin göz önünde bulundurulmamasından dolayı, insanlar üşümüyorlardı ama, birbirlerini de sürekli kırıyorlardı. Sık sık tatsızlıklar yaşanıyor ve yıllarca birbirlerine selam dahi vermiyorlardı. Çoğu zaman aralarındaki bu dengeyi bozdukları insanların yaslarına veya düğünlerine dahi gitmiyorlardı. Mujik Kirpi tüm bunları yakından takıp edip, insanlar adına üzülüyordu. Oysa onlar canlı olarak kendilerinden çok daha akıllı yaratıklardı. Fakat onların da elinde değildi. Yaşam koşulları oldukça zordu. Günün stresi, üst üste gelen sorunlar ve yaşanan olumsuzluklar, istenilen dengenin sağlanmasını güçleştiriyordu. Çok samimi olan iki aile veya insan aniden, yok yere birbirlerine kin besleyecek hale gelebiliyordu. İnsanoğlunun dediği gibi:
“Sık muhabbet tez ayrılık getiriyordu.” Oysa hayat dengelerden oluşuyordu. Ayak dahi yorgana göre uzatılmalıydı.
Mujik ukalalık edip, Camili Köyü’ne giderek:
“Ey Camili’ler siz siz olun; aranızdaki mesafeyi koruyun. Bu dengeyi sağlamaya çalışın. Sizin de bizim gibi oklarınız olsun. Size çok yanaşanlara oklarınızı batırın ki, sizi rencide etmesinler. Sevdiklerinizden de fazla uzaklaşmayın, yoksa üşürsünüz.” diyecek hali yoktu.
Yine de keşke bunu başarabilsem diye düşünüp, Efendi’nin çeşmesine doğru yol aldı. Uzun bir yürüyüşten sonra çeşmenin başına geldiğinde Camili Köyü´nden bir kaç çocuğun çeşmenin başında oynayıp, şakalaştıklarını gördü. Bir kıyıda saklanıp uzun uzun onları seyre daldı. Ne kadar cıvıl cıvıl çocuklardı. Kalplerinde henüz hiç bir kötülük yoktu. Dünya onlar için alabildiğine toz pembeydi. Bütün kötülükler sonradan gelip, bu küçük kalplerde yer edinecekti. İşin iyi tarafı ise bu çocuklarda henüz denge sorunu da yoktu. Onlar için hayat oynamaktan ibaretti. Önemli olan ise sevgisiz büyümemeleriydi. Bu çocukların babalarının annelerinin traktörlerle sık sık tozu dumana katarak tarlalarına doğru gittiklerini görüyordu. Çoğunun genç olmalarına rağmen ağızlarında dişleri yoktu. Erkeklerin suratları hep sakallı ve bakımsızdı. Kadınlar göbekleri ve kiloları ile obezite kurbanıydılar. Pek çok anne ve babada yüksek tansiyon, şeker, ülser ve benzeri hastalıklar vardı. Kendilerine bakamayan bu insanlar, çocuklarına nasıl bakıyorlardı. Kendi çocuklarını anımsadı. Kitaplara bakıp, çocuklarına nasıl davranacaklarını bulmaya çalışmıyorlardı, ama kendi doğallıkları ile onlara gereksinim duydukları sevgiyi vermeye çalışan, birer anne ve baba olmuşlardı. Bir dediklerini iki etmiyorlardı. Gerekli ilgi ve alakayı en iyi şekilde vermeye çalışıyorlardı.
Çocuklar mutlu bir şekilde oynayıp, koştururken; Mujik de mutluluktan mest olup, gözlerini kapadı. Birbirinden güzel bin bir türlü hayale daldı. Sıcağın ve içindeki huzurun etkisinde kalarak, yüzünde tatlı bir tebessümle; olduğu yerde uyuya kaldı. Ev halkı Mujik’in gelmediğini görünce telaşla çeşmeye koştular ve onu aramaya koyuldular. Tujik çok kaygılanmıştı. Jujican, İpek, Kadife ve Zarife babaları için hüngür hüngür ağlıyorlardı. Mujik’in kulağına bir ara sesler geldi. Bu ses Tujik’in sesiydi. Mahmur bir şekilde uykusundan uyanıp, “Ne var, niye bağırıyorsunuz?” diye haykırdı. Tujik sesin geldiği yere doğru yöneldi ve kocasını uzandığı yerde uyuyakalmış görünce, sevinçten avazı çıktığı kadar haykırıp, kendisini kocasının üstüne attı. Mujik hiç beklemediği bir anda yüzlerce okun bedenine batması ile kendisine geldi ve “Vay yandım anam” diye bağırmaktan kendisini alamadı. Tujik yine çok mahcup ve üzgün bir biçimde kocasına baktı. Sevgi dolu gözlerle ondan özür diledi. Bu sırada çocukları da sevinç çığlıkları atarak, anne ve babalarının yanına geldiler. Aile bireyleri tamamdı ve Qolit tepesinin eteklerinde çok mutluydular.

Amsterdam, 10 Kasım 2007

KORKU

      KORKU   “Elimde değil Olric! Ne efendimiz? Elleri Olric elleri…”   Oğuz Atay - Tutunamayanlar   Fırtınalı bir denizin da...