3 Eylül 2026 Perşembe







SEYADÊ ŞAME - YARALI TURNA
"Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi.
Ve üç yüzyıllık göresim geldi seni."
Cemal Süreya
Sayedê Şame; Doğubayazıt’ın gururu, ihtişamlı İshak Paşa Sarayı’nın diyarı, bıçak gibi kesen soğuk rüzgârların eksik olmadığı sarp dağların eteklerindeki bir bölgede 1922 yılında dünyaya geldi. Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Dünyaya gözlerini daha yeni açan bu bebeğin, yıllar sonra yanık sesinin sınırları aşacağını, uzak diyarlardaki bir radyodan yükselip duygulu kalplere işleyeceğini ve çokça bilinen bir dengbej olacağını kimseler tahmin edemezdi.
Çocukluğundaki zorluklar ve yokluk, gençlik çağlarında da bir kene gibi yakasına yapıştı. 1940’lı yıllarda, henüz on sekiz yaşlarında bir delikanlıyken, o da akranları gibi yoksulluğun çaresini İran’a gidip kaçakçılık yapmakta buldu. Ancak kara yazılmış kaderi, daha sınırı aşarken onu askerlere yakalattı. Kaçakçılık suçundan Erzurum Hapishanesi’nin zindanlarına atıldı. Seyad, zindanda özgürlüğüne kavuşacağı günleri beklerken, ailesi de Çorum’a sürgün edildi.
Seyad özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, ailesinin sürgün edildiği Çorum’a gitti. Ve işte orada, Çorum’un tozlu sokaklarında, kömür karası gözleriyle kalbini titreten bir güzeler güzeline rastladı. Bu esmer güzelin adı Zülfinaz’dı. Öyle ki, o gülümsediği zaman bütün evren gülümserdi. Ona ilk bakışta vuruldu. Zülfinaz da onu deliler gibi sevdi.
Aralarında sessiz ama derin bir sevda alevlendi. Nişanlandılar ve kendi aralarında ant içtiler:
“Birimize bir şey olursa, diğerimiz kimseyle evlenmeyecek.” diye sözleştiler.
Ancak her zaman olduğu gibi “evdeki hesap çarşıdakine uymadı.”
Henüz altı ay geçmişti ki kara bir gün daha saklandığı yerden çıkageldi. Seyad’ı çekemeyenler onu ihbar etmişlerdi ve Seyad yeniden tutuklandı. Erzurum’un karanlık ve rutubetli zindanına bir kez daha atıldı.
Zindanda da olsa yıllar yılları kovaladı. Zaman durmadı.
Zindanda tanıştığı bir asker, onun kaderini değiştirdi. Gizlice verdiği küçük bir eğe, demir parmaklıklarını onun için umuda çevirdi. Seyad, karlı bir kış gecesi firar etti. Günlerce durup dinlenmeden yürüdü. Aç ve yorgundu, perişandı; ama yolun sonunda özgürlüğüne kavuşmak gibi umut dolu bir güzellik vardı. İnatla direndi ve sonunda İran’a ulaştı.
O sırada İran, Sovyetler Birliği’nin işgali altındaydı. Sovyetler İran’dan çekilirken kimliği olmayanları da beraberlerinde Moskova’ya götürdü. Seyad da bu kimliksizlerden biriydi.
Kısa süre sonra Sovyet vatandaşı oldu. Ancak hemen ardından casusluk şüphesiyle Sibirya’ya sürüldü. Sibirya’nın soğuğu, Erzurum zindanlarını aratıyordu. Sürgünlüğü on bir yıl sürdü. Stalin’in ölümünden sonra kapılar açıldı. Ama Seyad artık eskisi gibi değildi; yorgun, kırgın ve adeta yaşayan bir ölü gibiydi.
Erivan’a yerleşti. Güzel sesi ona yeni bir yol açtı. Erivan Radyo’sunun sevilen sesi oldu.
Bir gün arkadaşlarının ısrarıyla ilk defa radyoya çıktı. Yasaklı bir dil olan Kürtçede günlerce klamlar söyledi. Sesi dağları, ovaları, denizleri aşıp dalga dalga yayıldı. Sınırları aştı; Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar ulaştı.
Bir gün Doğubayazıt’ta Erivan Radyosunu dinleyen bir yakını, Seyad’ın sesini duyunca donakaldı. Oysa Seyad’ın çoktan öldüğü sanılıyordu. Hemen bütün aileye haber verildi. Seyad’ın yaşadığı müjdesi akrabalara ulaştırıldı. Ailesi gözyaşları içinde radyoya kulak verip onun söylediği klamları yürekleri parçalanarak dinlediler. Çok geçmeden, Seyad’ı bulup getirmek için Erivan’ın yolunu tuttular. Uzun aramalardan sonra onu bulup memleketlerine getirdiler.
1991 yılıydı.
Ailesine gecikmeli de olsa kavuşan Seyad, kalabalığın içinde bir yabancı gibiydi. Tanımadığı yüzler, büyümüş çocuklar, değişmiş hayatlar ve pek çok ölen vardı.
Akrabalarıyla tanışırken gözleri, kapı önünde oturan kendi yaşlarında bir kadına takıldı.
“Beni herkesle tanıştırdınız ama bu bacım hakkında hiçbir şey söylemediniz. Bu kim?” diye sordu.
Bir anda sessizlik çöktü. Kimseler ne diyeceklerini bilemedi.
Bütün cesaretini toplayan bir adam ayağa kalktı. Sesi titriyordu:
“Nasıl tanımazsın? O, nişanlın Zülfinaz. Seni elli yıldır bekleyen kadın.”
Zaman o an durdu.
Seyad başını eğdi.
Utanç, pişmanlık ve geç kalmışlık gelip boğazına bir yumruk gibi oturdu. Ne diyeceğini bilemedi. Kocaman bir taş gibi sustu. Elli yıl öncesine gitti. Yüreğini kavun acısını andıran nahoş bir acı kapladı. Elleri titriyor, uzaktan uzağa korkuyla Zülfinaz’a bakıyordu. Suçu büyüktü, afedilemezdi.
Zülfinaz’ın bakışları sanki şöyle diyordu:
“Bak, ben bir kadın olarak sözümüzde durdum. Seni tam elli yıl bekledim. Oysa sen beni unuttun; ilk fırsatta evlenip bir hayat kurdun. Hiç haber salmadın.”
Seyad bir daha onun yüzüne bakamadı.
Kısa bir süre sonra Erivan’a geri döndü.
Ve iki ay sonra ailesine bir mektup ulaştı.
Mektupta, Seyadê Şame’nin öldüğü yazıyordu.
Ama aslında o, bir şarkıya dönüşmüştü artık.
Zülfinaz’a ithafen yazdığı klam, onun güzelliğini, ona olan özlemini ve duyduğu acıyı dile getiren bir ağıt oldu. Çok sevdiği amcasına seslenerek Zülfinaz’a olan aşkını ve onun güzelliğini ona anlattı.
“Apooo… Esmer eman eman…” diye başlayan bu klam, yarım kalmış bir aşkın sesi hâline geldi.
O günden sonra bu klam; bir ömrün, bir bekleyişin ve acıya gark olmuş iki sevdalının kavuşamamalarının hikâyesi olarak dilden dile dolaştı.
Seyad ile Zülfinaz’ın aşklarında kavuşma olmadı.
Onların sevdası, salt anlatılmak için yaşandı.
Kudelstaart, 24 mart 2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

RİZGAN Û NURÊ Dinleyin ey sarp dağların çocukları, kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler. Bu söz, sıradan bir söz değildir. Bu söz, sevdâ...