3 Eylül 2026 Perşembe





RİZGAN Û NURÊ
Dinleyin ey sarp dağların çocukları,
kulak verin ey soğuk rüzgârla büyüyenler.
Bu söz, sıradan bir söz değildir.
Bu söz, sevdâyla başlayan, kanla biten bir sözdür.
Bu söz, Rizgan ile Nurê’nin ölümsüz aşklarının unutulmaz destanıdır.
Dengbêj der ki: Mezopotamya’da sevdalar gizlenmez.
Gizlenirse taş dile gelir, dağ bağırır, rüzgâr ele verir.
Rizgan ile Nurê de gizleyemedi o güzelim sevdalarını.
Sevda, onların kalplerinin derinliklerinden taştı; kuş olup uçtu, buğulu gözlerinde durmadı.
Aşklarının güzelliği Mezopotamya’nın kutsal toprağının dört bir yanına dağıldı.
Rizgan oğlan, dağ gibi bir delikanlıydı;
omuzlarında dağların sabrı,
gözlerinde uzun yolların kararı vardı.
Nurê ise ıpışıl, bal renkli bir sabah ışığıydı;
konuştu mu insanın içini ısıtır, sustu mu bütün canlıların içi üşürdü.
Onlar deliriverdiler ve birbirlerini deliler gibi sevdiler.
Ama sevda, törenin kara defterinde yazılı değildi.
Aileler karşı durdu; söz kesildi, yol kapandı, engel olundu.
Dağlar bile boyun eğmedi, yol vermedi;
insanlar insaf eylemedi, kurallar katıydı.
Rizgan dedi ki:
“Nurê’m, sevda beklemez. Seni Kûlî Mağarası’na kaçıracağım.
Ya birlikte yaşarız ya birlikte ölürüz. Bize bundan gayri yol yoktur.”
Nurê dedi ki:
“Kış yakındır, Rizgan’ım.
Kar düşünce karda izimiz kalır.
İzimiz kalınca ölüm gelir, bizi bulur.
Amcaoğlum zalim Oco’yu bilirsin…
Tavşanın izinden can bulan Oco’yu.”
Ama sevda korkuyu dinlemez.
Bir gece vakti, ay yarımken,
kalpler ise hepten tamken,
düştüler ince uzun bir yola.
O yol yalnız dağ yolu değildi;
o yol, onların geri dönüşü olmayan yazgısıydı.
Uzaklarda Kûlî Mağarası onları bağrına aldı.
Issızdı, karanlıktı, izbeydi ama onlar yalnız değillerdi.
Çünkü sevda vardı.
O mağara, bu tutkulu sevdalılara saray gibiydi.
He lo looo…
Rizgan yorgundu, bitkindi; başını Nurê’nin dizine koydu.
Onun için bundan büyük bir teslimiyet ve huzur yoktu.
Pırpır atıyordu yüreği; yastığı, sevdiğinin yumuşacık diziydi.
Uyudu, derin uyudu.
Ve karmaşık rüyalar gördü.
İki dallı bir ağaç vardı.
Her dalda birer al elma sallanıyordu.
Her elmanın üstünde birer ak güvercin süzülüyordu.
Ve gökten, devasa kanatlarıyla hızla inen bir kartal…
Nurê can kulağıyla dinledi Rizgan’ın rüyasını.
Ve rüyayı yorumladı, onları bekleyen kaderi söyledi:
“Ey Rizgan’ım,
o ağaç benim boyumdur.
O dallar bizim bahtımızdır.
Elmalar tombul göğüslerimdir.
Güvercinler ruhumuzdur.
Kartal ise amcaoğlum zalim Oco’dur.
Gelir,
bizi bulur,
hiç acımadan bizi öldürür.”
Ve derken sabah karla geldi.
Toprak, süt beyazı bir kefen giydi.
İzler konuştu.
Ve zalim Oco çıkageldi.
Nurê hızla ona doğru koştu.
Sevdasını arkasına aldı, iki al elmanın olduğu sinesine vurdu:
“Beni öldür,” dedi.
“O kalsın.
Bedenim senin olsun,
nam sana, sevdam ona kalsın.”
Ama töre duymadı.
Törenin kulağı yoktu.
Oco’nun soğuk eli titremedi; silahın patlaması dağlarda yankılandı.
Nurê beyaz karlara düştü; kar, güzel bedenini sarıp sarmaladı.
Akan al kanla kar kızardı.
Mağara olduğu yerde suspus oldu.
Rizgan uyuyordu.
Sevdiğinin dizinden daha huzurlu başka bir yastık tanımamıştı.
Uyandı…
Ama geç uyandı.
İki beden kaldı geriye.
Ama bu, iki bedenlik bir sevda değildi.
Bu sevda, yüzyıllara yük oldu.
Bu hikâye burada bitmedi.
Çünkü Rizgan ile Nurê
toprakta kalmadı.
Söz oldu.
Klam oldu.
Dengbêjlerin dillerinde yürüdü.
Köy köy dolaştı.
Şehir şehir ağladı.
Dinleyen, gözyaşları için mendil çıkardı.
Çünkü bu hikâye
yalnız bir aşk değil;
ne yazık ki bir kez daha
sevdanın töreye yenilişiydi.
Söz bitti.
Ama acı, her zamanki gibi bitmedi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KİBAR OSMAN

  KİBAR OSMAN   Osman, o gün Diyarbakır'a gidecekti. Yıllardır Zinzin Köyü ile Silvan arasında ulaşımı sağlayan dolmuşunun, o yokken de ...