KİBAR OSMAN
Osman, o gün Diyarbakır'a gidecekti. Yıllardır Zinzin Köyü ile
Silvan arasında ulaşımı sağlayan dolmuşunun, o yokken de çalışması gerekiyordu.
Bu nedenle direksiyonu, kendisinden üç yaş küçük kardeşi Şımo'ya bırakacaktı.
Şımo'nun bu işi kendisini aratmayacak kadar iyi ve sorunsuz yapacağından
emindi; içinde en küçük bir kaygı bile yoktu. Ne de olsa Şımo daha önce de
birkaç kez dolmuşu kullanmış, yolcuları hoşnut bırakmıştı.
Yol uzundu. Osman, çoğu zaman topuklarına basarak giydiği
kunduralarını bu kez düzeltip ayağına geçirdi. Aslında kunduralarının arkasına
basmaktan pek hoşlanmazdı; yine de kolayına geldi mi kendini bundan
alıkoyamıyordu.
Şımo'yu iki yanağından öpüp onunla vedalaştı. Havada tuttuğu
elini henüz indirmeden, "Henar'ıma iyi bak, olmaz mı?" dedi. Dolmuşu
nar kırmızısı olduğu için ona Henar, yani nar adını vermişti. Nar'ına iyi
bakılmazsa külahlar değişecekti. Diyarbakır'da üç gün kalacak, akrabalarını
ziyaret edecek, bir iki işini halledecekti. Ama daha yola çıkmadan, bu kısacık
zamanda biricik Henar'ını ne kadar özleyeceğini düşünüyordu. O Henar ki
Osman'ın hem kahrını çeken sevgilisi hem de ekmek teknesiydi. Henar, karısı
Gûle'den sonra onun kıymetlisiydi.
Osman, üç gün içinde işlerini halletti, gezip dolaştı.
Diyarbakır'da bir mahalleden ötekine giderken şehir içi dolmuşlarını kullandı.
Daha ilk binişinde insanların aralarında ne kadar kibar konuştuğu dikkatini
çekti. Parayı uzatırken "Buradan iki kişi alır mısınız?", "Size
zahmet, yol ağzında durur musunuz?", "Acaba yolunuz Bağlar
Mahallesi'nden geçiyor mu?", "Dağkapı'da inecek var." diyor,
birbirlerine sık sık teşekkür ediyorlardı. Osman şaşkınlıkla dinledi,
insanların birbirleriyle böylesine nazik ve kibarca konuşmalarına hayranlık
duydu. Zinzin Köyü'nde işler hiç böyle yürümüyordu. Bugüne değin verdiği kutsal
hizmetten dolayı kendisine bir kez olsun teşekkür eden çıkmamıştı; duyduğu
sözlerin neredeyse hepsi birer emir niteliğindeydi.
"Osman, burada dur. Al paranı. Beni bekle lo, sana diyem.
Kızılkurt, az beklesen çatlar mısın? Hadi, acele et. Ne biçim araba sürüyorsun,
içim dışıma çıktı. Arabayı hoplatıp durisen. Az daha istifra edecektim."
Şikâyetin de hakaretin de ardı arkası kesilmiyordu.
Osman, Zinzin'e döner dönmez bu işe el atacaktı. Köylülerden hem
kendisine hem de Henar'a karşı kibar olmalarını isteyecekti. Kaba davrananlar
Henar'ına binmeseler de olurdu. Bu kaba saba adamları arabasına almayacaktı.
Önce bir iki kez uyaracak, istediği gibi davranırlarsa gidecekleri yere
götürecek, yok kabalığı sürdürmekte inat ederlerse onları anında araçtan
indirecekti. Şehirde gördüğü bu insanca işleyiş çok hoşuna gitmişti. Doğrusu
buydu; bu iş böyle yapılmalıydı.
Derken Osman köyüne döndü, Henar'ı kardeşinden devraldı. İlk
seferine şafakla birlikte çıktı. Dolmuşa ilk binen, köyün muhtarı Gasso oldu. Belli
ki daha tam uyanamamıştı. Köyde akmayan suların tamiri için Silvan'a gidiyordu.
Sabahın alaca karanlığında evinden çıktı; sağa sola sendeleyerek dolmuşa
yaklaştı. Gözlerini açmakta zorlanıyor, üst üste esniyordu. Geciktiğini gören
Osman ona seslendi:
"Günaydın Gasso Dayı. Acaba biraz daha çabuk olabilir
misiniz? Daha diğer yolcuları alacağım. Rica etsem bir an önce araca biner
misiniz? Lütfen!"
Gasso neye uğradığını anlayamadı. Bu adam ne diyordu? Hangi
dilde konuşuyordu? Yoksa Diyarbakır'da kafasını bir yere mi çarpmıştı? Üç günde
başına ne gelmişti de böylesine kibarlaşmıştı? Muhtar, uykusunu bile unutarak
şaşakaldı. Duyduklarına anlam vermeye çalıştı. Lütfen de neydi lo?
"La oğlum, sen sabah sabah ne diyorsun? Kafayı mı yedin
sen? Günaydın da nedir? Lütfen de nereden çıktı? Başlatma şimdi kibarlığından.
Sen ne zaman böyle kibarlık budalası oldun? Kafamın tasını attırma. Sabah sabah
belanı mı arıyorsun? Var git işine. Kazasız belasız Silvan'a götür getir bizi.
De hadi, kıbraklığın lüzumu yoktur."
"Vallahi Gasso Dayı, bundan sonra böyle. Bütün yolcularım
bana karşı kibar olacaklar. Olmazlarsa aracıma binmesinler. Bu, benim ve
Henar'ımın kararı."
Gasso, muhtarlığın verdiği özgüvenle dolmuşun ön tarafına
kuruldu. Ardından, yarım kalan uykusunu tamamlamak için olduğu yerde sızıp
horlamaya başladı. Bu sırada diğer yolcular da araca doluşuyordu. Osman aynı
çıkışı hepsine tek tek yaptı. Çok geçmeden dolmuşun içini homurtular kapladı.
Kimse Osman'ın söylediklerine anlam veremiyordu. Osman ise uyarılarını
sürdürüyordu:
"Bundan sonra böyle olacak. Ya kibarlaşacaksınız ya da sizi
aracıma almayacağım. Size birkaç gün mühlet veriyorum. Biraz kibarlaşırsanız
tamam. Kibarlaşmazsanız o da sizin bileceğiniz iş. O zaman Silvan'a yürüyerek
mi gidersiniz, eşekle mi, onu bilemeyeceğim. Karar sizin."
Çok geçmeden köyde Osman'ın adı Kibar Osman'a çıktı. Bütün köy,
ondaki bu inanılmaz değişimi konuşuyordu. Adı geçti mi kahkahalar yükseliyor,
insanlar dizlerine vurup onun cümlelerini taklit ediyorlardı:
"Günaydın Fate Teyzeciğim. Hoş geldiniz. Şöyle ortalarda
bir yere buyurun. Görmeyeli inşallah iyisiniz. Beko Amcam nasıl? Kendisine
saygılarımı iletin, lütfen."
Özellikle "lütfen" sözcüğünü bastıra bastıra, birkaç
kez tekrarlıyorlardı.
Günler hızla geçiyordu. Kibar Osman, başladığı işi aynı
kararlılıkla sürdürüyordu. Uyarılarına rağmen beklediği nezaketi göstermeyen
pek çok yolcuyu araçtan indirmişti. Sonunda yolcularının sayısı bir elin
parmaklarını bile bulmaz oldu. Henar, biraz olsun kibarlaşmaya niyetli bir iki
yolcuyla, neredeyse bomboş hâlde Silvan ile Zinzin arasında mekik dokuyordu.
Köylüler, Osman'ın kibarlık isteğine sanki sözleşmiş gibi daha da kabalaşarak
karşılık veriyorlardı. Kibar Osman'ınsa dayanacak gücü tükeniyordu. Köylüler
"Nuh" diyor ama "peygamber" demiyorlardı. Oysa Nuh'un
ardından peygamber demek ne kadar zor olabilirdi? Alt tarafı "Buradan iki
kişi alır mısınız, lütfen?" diyeceklerdi. Mesele bu kadar basitti. Ne var
ki olmuyordu. Sonunda Osman, edindiği kibarlıktan ödün verip yeniden eskisi
gibi davranmak zorunda kaldı. Onların keçi inadına yenildi. Bu yenilgi çok
ağrına gitti.
"Osman, Şıho'nun evinin önünde dur. Aha, bu da senin paran.
Henar da kokuyor. Bu Kızılkurt'u bir an önce temizle. Burnumun direği
kırıldı."
Osman, "Ya sabır!" deyip kazandığı ekmeğin ve Henar'ın
hatırına söylenenleri sineye çekiyor, kendi kendine homurdanıyordu:
"He babam, oldu. Henar'ı yıkar paklarım. Senin patlıcan
burnunun direği de kırılmamış olur. De in arabadan. Keşmer seni! Henar'a kurban
olasıca. Henar'a uzanan dilini de keser, sana yediririm. Aha, bunu da böyle
bilesin."
Son yolcular da Zinzin ile Silvan arasındaki yolu geride
bırakmıştı. Akşamın alaca karanlığı, köyün üzerine ince bir ağ gibi
seriliyordu. Osman, Henar'dan inip yorgun adımlarla evinin kapısını açınca
karısı Gûle'nin pişirdiği tereyağlı bulgur pilavı ve kuru fasulyenin kokusuyla
mayıştı. Köylülerine karşı kibarlığını sürdürememişti belki ama Gûle'ye karşı
başlattığı kibarlıktan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu:
"Gûlem, kızıl güller açan Gûlem... Yemekler nefis kokuyor.
Onlarca kez öptüğüm o yumuşacık ellerine sağlık. Seni çok seviyorum. Özledim
seni. Sen benim biricik aşkımsın."
"Osman'ım, ne güzel şeyler söylüyorsun. Başımı
döndürüyorsun. Zaman geçse de bir an önce yatağımıza gitsek diyorum. Ben de
seni çok seviyorum."
Tereyağlı bulgur pilavı ve kuru fasulye, yanında köpüklü ayranla
afiyetle yendi. Ardından nar kırmızısı çaylar höpürtülerle içildi. Yemeklerin
verdiği tatlı ağırlığı hafifletmek isteyen, kızıl güller açmaya devam eden
Gûle, artık yalnız kendisine karşı kibar olan kocası Kibar Osman'ı yatak
odasına doğru çekiştirdi. Gûle'de de cilvenin bini bir paraydı. Osman da
kibarlığının şanından olacak hiç nazlanmadı. Çatı katında ötüp duran baykuş
apansız sessizliğe büründü. Osman ile Gûle'nin yatak odasından hırıltılı sesler
yükseliyordu.
Suskunluğunu sürdüren baykuş, kulağına gelen gürültülerden
rahatsız olmuş olacak ki ötme gereği bile duymadan evin çatısından uzaklara
doğru havalandı. Karanlık havayı yer yer evlerin pencerelerinden sızan ışık
huzmeleri aydınlatıyordu.
Kudelstaart, 9 Eylül 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder