10 Eylül 2026 Perşembe

KİBAR OSMAN

 




KİBAR OSMAN

 

Osman, o gün Diyarbakır'a gidecekti. Yıllardır Zinzin Köyü ile Silvan arasında ulaşımı sağlayan dolmuşunun, o yokken de çalışması gerekiyordu. Bu nedenle direksiyonu, kendisinden üç yaş küçük kardeşi Şımo'ya bırakacaktı. Şımo'nun bu işi kendisini aratmayacak kadar iyi ve sorunsuz yapacağından emindi; içinde en küçük bir kaygı bile yoktu. Ne de olsa Şımo daha önce de birkaç kez dolmuşu kullanmış, yolcuları hoşnut bırakmıştı.

Yol uzundu. Osman, çoğu zaman topuklarına basarak giydiği kunduralarını bu kez düzeltip ayağına geçirdi. Aslında kunduralarının arkasına basmaktan pek hoşlanmazdı; yine de kolayına geldi mi kendini bundan alıkoyamıyordu.

Şımo'yu iki yanağından öpüp onunla vedalaştı. Havada tuttuğu elini henüz indirmeden, "Henar'ıma iyi bak, olmaz mı?" dedi. Dolmuşu nar kırmızısı olduğu için ona Henar, yani nar adını vermişti. Nar'ına iyi bakılmazsa külahlar değişecekti. Diyarbakır'da üç gün kalacak, akrabalarını ziyaret edecek, bir iki işini halledecekti. Ama daha yola çıkmadan, bu kısacık zamanda biricik Henar'ını ne kadar özleyeceğini düşünüyordu. O Henar ki Osman'ın hem kahrını çeken sevgilisi hem de ekmek teknesiydi. Henar, karısı Gûle'den sonra onun kıymetlisiydi.

Osman, üç gün içinde işlerini halletti, gezip dolaştı. Diyarbakır'da bir mahalleden ötekine giderken şehir içi dolmuşlarını kullandı. Daha ilk binişinde insanların aralarında ne kadar kibar konuştuğu dikkatini çekti. Parayı uzatırken "Buradan iki kişi alır mısınız?", "Size zahmet, yol ağzında durur musunuz?", "Acaba yolunuz Bağlar Mahallesi'nden geçiyor mu?", "Dağkapı'da inecek var." diyor, birbirlerine sık sık teşekkür ediyorlardı. Osman şaşkınlıkla dinledi, insanların birbirleriyle böylesine nazik ve kibarca konuşmalarına hayranlık duydu. Zinzin Köyü'nde işler hiç böyle yürümüyordu. Bugüne değin verdiği kutsal hizmetten dolayı kendisine bir kez olsun teşekkür eden çıkmamıştı; duyduğu sözlerin neredeyse hepsi birer emir niteliğindeydi.

"Osman, burada dur. Al paranı. Beni bekle lo, sana diyem. Kızılkurt, az beklesen çatlar mısın? Hadi, acele et. Ne biçim araba sürüyorsun, içim dışıma çıktı. Arabayı hoplatıp durisen. Az daha istifra edecektim." Şikâyetin de hakaretin de ardı arkası kesilmiyordu.

Osman, Zinzin'e döner dönmez bu işe el atacaktı. Köylülerden hem kendisine hem de Henar'a karşı kibar olmalarını isteyecekti. Kaba davrananlar Henar'ına binmeseler de olurdu. Bu kaba saba adamları arabasına almayacaktı. Önce bir iki kez uyaracak, istediği gibi davranırlarsa gidecekleri yere götürecek, yok kabalığı sürdürmekte inat ederlerse onları anında araçtan indirecekti. Şehirde gördüğü bu insanca işleyiş çok hoşuna gitmişti. Doğrusu buydu; bu iş böyle yapılmalıydı.

Derken Osman köyüne döndü, Henar'ı kardeşinden devraldı. İlk seferine şafakla birlikte çıktı. Dolmuşa ilk binen, köyün muhtarı Gasso oldu. Belli ki daha tam uyanamamıştı. Köyde akmayan suların tamiri için Silvan'a gidiyordu. Sabahın alaca karanlığında evinden çıktı; sağa sola sendeleyerek dolmuşa yaklaştı. Gözlerini açmakta zorlanıyor, üst üste esniyordu. Geciktiğini gören Osman ona seslendi:

"Günaydın Gasso Dayı. Acaba biraz daha çabuk olabilir misiniz? Daha diğer yolcuları alacağım. Rica etsem bir an önce araca biner misiniz? Lütfen!"

Gasso neye uğradığını anlayamadı. Bu adam ne diyordu? Hangi dilde konuşuyordu? Yoksa Diyarbakır'da kafasını bir yere mi çarpmıştı? Üç günde başına ne gelmişti de böylesine kibarlaşmıştı? Muhtar, uykusunu bile unutarak şaşakaldı. Duyduklarına anlam vermeye çalıştı. Lütfen de neydi lo?

"La oğlum, sen sabah sabah ne diyorsun? Kafayı mı yedin sen? Günaydın da nedir? Lütfen de nereden çıktı? Başlatma şimdi kibarlığından. Sen ne zaman böyle kibarlık budalası oldun? Kafamın tasını attırma. Sabah sabah belanı mı arıyorsun? Var git işine. Kazasız belasız Silvan'a götür getir bizi. De hadi, kıbraklığın lüzumu yoktur."

"Vallahi Gasso Dayı, bundan sonra böyle. Bütün yolcularım bana karşı kibar olacaklar. Olmazlarsa aracıma binmesinler. Bu, benim ve Henar'ımın kararı."

Gasso, muhtarlığın verdiği özgüvenle dolmuşun ön tarafına kuruldu. Ardından, yarım kalan uykusunu tamamlamak için olduğu yerde sızıp horlamaya başladı. Bu sırada diğer yolcular da araca doluşuyordu. Osman aynı çıkışı hepsine tek tek yaptı. Çok geçmeden dolmuşun içini homurtular kapladı. Kimse Osman'ın söylediklerine anlam veremiyordu. Osman ise uyarılarını sürdürüyordu:

"Bundan sonra böyle olacak. Ya kibarlaşacaksınız ya da sizi aracıma almayacağım. Size birkaç gün mühlet veriyorum. Biraz kibarlaşırsanız tamam. Kibarlaşmazsanız o da sizin bileceğiniz iş. O zaman Silvan'a yürüyerek mi gidersiniz, eşekle mi, onu bilemeyeceğim. Karar sizin."

Çok geçmeden köyde Osman'ın adı Kibar Osman'a çıktı. Bütün köy, ondaki bu inanılmaz değişimi konuşuyordu. Adı geçti mi kahkahalar yükseliyor, insanlar dizlerine vurup onun cümlelerini taklit ediyorlardı:

"Günaydın Fate Teyzeciğim. Hoş geldiniz. Şöyle ortalarda bir yere buyurun. Görmeyeli inşallah iyisiniz. Beko Amcam nasıl? Kendisine saygılarımı iletin, lütfen."

Özellikle "lütfen" sözcüğünü bastıra bastıra, birkaç kez tekrarlıyorlardı.

Günler hızla geçiyordu. Kibar Osman, başladığı işi aynı kararlılıkla sürdürüyordu. Uyarılarına rağmen beklediği nezaketi göstermeyen pek çok yolcuyu araçtan indirmişti. Sonunda yolcularının sayısı bir elin parmaklarını bile bulmaz oldu. Henar, biraz olsun kibarlaşmaya niyetli bir iki yolcuyla, neredeyse bomboş hâlde Silvan ile Zinzin arasında mekik dokuyordu. Köylüler, Osman'ın kibarlık isteğine sanki sözleşmiş gibi daha da kabalaşarak karşılık veriyorlardı. Kibar Osman'ınsa dayanacak gücü tükeniyordu. Köylüler "Nuh" diyor ama "peygamber" demiyorlardı. Oysa Nuh'un ardından peygamber demek ne kadar zor olabilirdi? Alt tarafı "Buradan iki kişi alır mısınız, lütfen?" diyeceklerdi. Mesele bu kadar basitti. Ne var ki olmuyordu. Sonunda Osman, edindiği kibarlıktan ödün verip yeniden eskisi gibi davranmak zorunda kaldı. Onların keçi inadına yenildi. Bu yenilgi çok ağrına gitti.

"Osman, Şıho'nun evinin önünde dur. Aha, bu da senin paran. Henar da kokuyor. Bu Kızılkurt'u bir an önce temizle. Burnumun direği kırıldı."

Osman, "Ya sabır!" deyip kazandığı ekmeğin ve Henar'ın hatırına söylenenleri sineye çekiyor, kendi kendine homurdanıyordu:

"He babam, oldu. Henar'ı yıkar paklarım. Senin patlıcan burnunun direği de kırılmamış olur. De in arabadan. Keşmer seni! Henar'a kurban olasıca. Henar'a uzanan dilini de keser, sana yediririm. Aha, bunu da böyle bilesin."

Son yolcular da Zinzin ile Silvan arasındaki yolu geride bırakmıştı. Akşamın alaca karanlığı, köyün üzerine ince bir ağ gibi seriliyordu. Osman, Henar'dan inip yorgun adımlarla evinin kapısını açınca karısı Gûle'nin pişirdiği tereyağlı bulgur pilavı ve kuru fasulyenin kokusuyla mayıştı. Köylülerine karşı kibarlığını sürdürememişti belki ama Gûle'ye karşı başlattığı kibarlıktan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu:

"Gûlem, kızıl güller açan Gûlem... Yemekler nefis kokuyor. Onlarca kez öptüğüm o yumuşacık ellerine sağlık. Seni çok seviyorum. Özledim seni. Sen benim biricik aşkımsın."

"Osman'ım, ne güzel şeyler söylüyorsun. Başımı döndürüyorsun. Zaman geçse de bir an önce yatağımıza gitsek diyorum. Ben de seni çok seviyorum."

Tereyağlı bulgur pilavı ve kuru fasulye, yanında köpüklü ayranla afiyetle yendi. Ardından nar kırmızısı çaylar höpürtülerle içildi. Yemeklerin verdiği tatlı ağırlığı hafifletmek isteyen, kızıl güller açmaya devam eden Gûle, artık yalnız kendisine karşı kibar olan kocası Kibar Osman'ı yatak odasına doğru çekiştirdi. Gûle'de de cilvenin bini bir paraydı. Osman da kibarlığının şanından olacak hiç nazlanmadı. Çatı katında ötüp duran baykuş apansız sessizliğe büründü. Osman ile Gûle'nin yatak odasından hırıltılı sesler yükseliyordu.

Suskunluğunu sürdüren baykuş, kulağına gelen gürültülerden rahatsız olmuş olacak ki ötme gereği bile duymadan evin çatısından uzaklara doğru havalandı. Karanlık havayı yer yer evlerin pencerelerinden sızan ışık huzmeleri aydınlatıyordu.

 

Kudelstaart, 9 Eylül 2026

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

KİBAR OSMAN

  KİBAR OSMAN   Osman, o gün Diyarbakır'a gidecekti. Yıllardır Zinzin Köyü ile Silvan arasında ulaşımı sağlayan dolmuşunun, o yokken...