18 Temmuz 2024 Perşembe

NİKARAGUA GÜNLÜĞÜ







 

NİKARAGUA GÜNLÜĞÜ
Hans’ı Hollanda’ya ilk geldiğim yıllarda tanıdım. Tanışıklığımızın üzerinden yaklaşık kırk küsür yıl geçti. Ama onunla olan dostluğumuz hep baki kaldı, aynı haz ve güzellikte bir akarsu misali akıp gitti ve yaşlandık. Hayatın zorlukları karşısında her tökezlememde, düşmemde, (Çok da sakar olmamama rağmen, yine de çokça düştüğüm oldu. Hayat inişli ve çıkışlı, insanın ne zaman ne olacağı belli olmuyor,) yerden kaldırmak için yanı başımda ince ve uzun gölgesi üzerime düşenlerden, el uzatanlardan biriydi o. Kendisine karşı sevgim ve saygım hep var oldu, olmaya da devam edecek. Her zaman iyi ki var dediğim bir dost olarak kalacak. Hans’ı tanımış olmak benim için büyük bir şans.
Ben bildim bileli, o kararlarından ve prensiplerinden zerre kadar ödün vermeyen bir mücadele adamı. Çok genç yaşlardan itibaren bütün hayatını dünya insanlığı için mücadele vermeye adadı. Sürekli Hollanda Nikaragua arasında mekik dokudu ve şimdilerde yaşı ben misali biraz ilerlemiş olsa da hala geri adım atmak niyetinde değil. Nikaragua onun ve eşi Marjan’ın ikinci evi. Onların bir ayakları Hollanda’da ise diğer ayakları çoğunlukla Nikaragua’da oldu. Onların deyimiyle, “Onları bugünkü onlar yapan, her zaman türbülansta olan bu güzel Latin Amerika ülkesi oldu.” Dileğim bu güzel insanların ayakları daha uzun süre bu dünyada kalsın, dünyayı iyileştirmeye ve insanlığın yaralarını kendi çabalarıyla sarmaya devam etsinler.
Bundan birkaç gün önce, onun haksızlıklara, dünyadaki adaletsizliğe, yoksulluğa ve her türlü çarpıklığa karşı savaşımı esnasında yanından hiç ayrılmayan ve onun en iyi yoldaşı-eşi Doktor Marjan’ın Nikaragua’da yaptığı resimlerin sergisi vardı. Biz de şanslı davetliler arasındaydık. Davete büyük bir istekle icabettik. Sağ olsunlar bizi bütün şirinlikleri ve sevecenlikleriyle karşıladılar.
Sergi salonuna adım atışımızın hemen ardından Hans ve Marjan’ın eski mücadele arkadaşları salona doluştular. Marjan’ın Nikaragua köylerini, Başkent Managua, Masaya ve Leon şehirlerinin Latin insanlarını, pazar yerlerini ve onların yaşamlarından kesitleri can alıcı renklerle tuvaline yansıttığı resimlerini tek tek hayranlıkla izledik. Çoğu resim, gelen yardım olsun diye davetliler tarafından satın alındı. Tabii resimlerden elde edilecek gelir de yine Nikaragua’daki insanlara yardım olarak gönderilecekti. Zaten aksi düşünülemezdi!
Hans ve Marjan’ın dostlarını gözlemlediğimde, kırk yılı aşkın bir süredir burada yaşadığım halde, bir kez daha şaşırmadan edemedim. Hiçbir erkek takım elbise giymediği, kravat takmadığı gibi, kadınlar makyajsız doğal halleri ve de sade günlük elbiseleriyle salonda resimlere hayranlıkla bakıp dolaşıyorlardı. Tek makyajlı bir kadın vardı, o da eşim Aynur’du. Takım elbiseye ve makyaja karşıtlığım yok elbette, ama onlar sadeliği ve doğallığı seçmişlerdi. Kendilerine olan özgüvenleri tamdı.
Bizim ülkemizde hemen “çapulcu” yaftasının basılacağı görünümde insanlardı hepsi. Ama her ne kadar çapulcu görünümlü olsalar da bunlar da uzun yıllar kendi ülkelerinde verdikleri mücadele ile bilinen, eski sosyalist ve her biri akademisyen, yazar, şair, müzisyen, en az üç dört dil bilen aşağılık kompleksinden, özentiden, gösterişten, şovdan, etiketlerinden, statülerinden, sonradan görmeliğin, varlıklı olmalarının getireceği kof gururdan kilometrelerce uzakta olup, insanilikleri hayranlık bırakan, gıpta edilecek mütevazi kişiliklerdi. Onlar insanlık denilen çizginin ne kadar ilerisindelerken, bizler kuru şovumuzla aynı çizginin nasıl da gerisindeydik. Salon kapısının önünde markalarını saymak istemediğim lüks arabaların yerinde onlarca bisiklet vardı. Ve kimseler dünyayı ben yarattım havalarında değildi.
Aziz Nesin ülkemizde kendisini “bir bok” hisseden pek çok tohum israfının olduğunu ama bazılarının ise kendilerini “iki bok” hissettiğini söylerdi. Çok affedersiniz ama üstat böyle söylüyordu ve benden ise günah gitmiş oluyordu. Diyeceğim şu ki, bu hoş toplulukta kendisini değil iki, bir bok dahi sayanlardan eser yoktu.
Hans uzun soluklu bir konuşma ile Nikaragua günlüğü de sayılabilecek, orada yaşadığı uzun yıllar içinde biriktirdiği hatıralarından oluşan sunumunu yaptı. Sunum esnasında yakalayabildiğim çok özel anekdotlar vardı.
Hans ve doktor eşi Marjan Nikaragua devriminin hemen ardından sık sık bu deniz aşırı Latin Amerika ülkesinde kimi zaman aylarca kimi zamanda yıllarca kalırlar. Orada yaşadıkları sürede Nikaragua’da köylerden şehirlere kadar insanları sağlık taramasından geçirirler. Marjan doktor olduğu için hastalara ve bakıma muhtaç olanlara yardım edip, tedavilerini yaparken Hans da eşine yardım ediyor. Başlattıkları aşı çalışmalarını Hans üstlenir. Aşı yapmasını bilmediğinden bu işte ustalaşmak için önceleri denemelerini uzun süre portakal üzerinde gerçekleştirir. Aşı yapmasını bu garip yöntemle öğrenmesinin ardından yıllar boyunca binlerce insana aşı yapar.
Nikaragualı çocuklar ve de büyükler gittikleri yerlerde daha önce Batılı insan görmedikleri için çekinmeden gelip onlara dokunurlar. Onların etlerinin nasıl bir his verdiğini hissetmek isterler. Onların kültüründe de söylemde “hayır” olanın kolaylıkla “evet”e dönüşmesi gayet doğaldır.
Barınma konusunda da büyük zorluklar çekerler. Ladislo Trujillo adlı devrim yanlısı ve bu konuda yetkili bir Nikaragualı ile birlikte çalışırlar ve uzun zaman da onun evinde kalırlar. Ladislo’nun toplamda on üç tane çocuğu vardır. Çocukların hepsi bir odada birlikte yatarlar. Her sabah çocukların ağlama sesleriyle uyanırlar ve çocuklar uyumaları esnasında kardeşlerinden birinin üzerine işemesiyle birbirlerini suçlarlar.
Gittikleri her evde kendileri ve çocukları büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları halde evlerindeki bütün yiyeceklerini pirinç, fasulye ve kızarmış yumurtalarını onlara sunarlar. Hans ve Marjan her türlü olumsuzluğa ve her an yaşadıkları ölüm tehlikesine karşın Nikaragua’yı ikinci vatanları olarak görürler.
Nikaragua’da kaldıkları uzun zaman süresinde onlarca defa ölümle burun buruna gelseler de yılgınlığa kapılmazlar. İnatla bu insanların arasında kalmaya ve onlara yardımcı olmaya çalışırlar. Yetkililer onları koruma konusunda garanti vermediklerinden, yerel yetkililerin yardımıyla kalaşnikovlarla kendilerini korumak amacıyla atış talimleriyle silah kullanmasını öğrenirler.
İnsanların en büyük zorluklarından birisi de bedenlerinde kaynayan bitlerdir. Bitlenmek onlar için çokça büyük bir sorun, bütün çabalarına karşın büyük rahatsızlık veren bu yaratıklardan arınamazlar. Pek çok devrim yanlısı insan beklenmedik saldırılardan sağ salim kurtuldukları halde bitlere yenik düşerler. Yapılacak bir şey olmadığı için bedenlerindeki bu istenmeyen misafirleriyle hayatlarını sürdürmek zorunda kalırlar.
Kırk yılı aşkın bir süredir içinde yaşadığım bu toplum beni şaşırtmaya devam ediyor. Ve her defasında böylesine hoş insanlara olan hayranlığım artıyor, güzelliklerle dolu mütevazi yaşamlara gıpta ediyorum. Bizim toplumumuzun “ye kürküm ye” zihniyeti ise midemi bulandırıyor. Özentiden, kaprislerden ve aşağılık kompleksinden uzak bir yaşam, geldiğim toplum içinde “bir gün olur ya” deyip umut ediyorum.
Gününüz güzel olsun, güzel insanlara rastgelesiniz.
Kudelstaart, 17 Temmuz 2024

11 Mayıs 2024 Cumartesi

KORKU

 


 

 

KORKU

 

“Elimde değil Olric!

Ne efendimiz?

Elleri Olric elleri…”  Oğuz Atay - Tutunamayanlar

 

Fırtınalı bir denizin dalgalarını andıran kumral saçları, kar beyazı kuştüyü yastığa serpilmiş halde yatağında uyuyan Asuman için kuşların cıvıltılarla bakir sabahı selamladığı bu güzel bahar günü, yoğun geçecek bir gündü. Kuşlar yaprakların ardında gizlendikleri ağaç dallarında yek ağızdan cıvıltılar halinde şarkı söylese de kısmen yansıyan güneş ışınları günün serinliğini daha tamamıyla bertaraf etmemişti.

Asuman’ın erkenden kalkıp İstanbul’a gitmek üzere çarçabuk yola koyulması gerekiyordu. Bilinç altındaki bu telaşla apansız uyandı. Yatağında sağa sola doğru gerindi. Dalgalı saçları bir şelale olup omuzlarından aşağı düştü. Gardırop kapısındaki boy aynasının önünde dikildi, saçı başı alabildiğine dağınıktı. Öyle de olsa, her zamanki kusursuz güzelliğine diyecek yoktu. Özüyle barışık bir insandı ve her halinden de memnundu. Çocukluğundan itibaren edindiği özgüvenle gardırobun kapısını usulca açtı, duş sonrası giymek amacıyla karar kıldığı, üzerinde minik kır çiçeklerinin olduğu gök mavisi uzun elbisesini çıkardı. Her zaman özenli giyiniyor olsa da bugün gideceği yerde daha farklı görünmesi gerekiyordu. Görüşeceği iş insanları üzerinde iyi bir intiba bırakmalıydı. Bu etki geleceği ve kariyeri için çok önemliydi. Ayrıca bu ülkede “ye kürküm ye” olayı her daim oldukça revaçtaydı. Niteliğe hiç bakılmaksızın nicelik çok daha fazla önem kazanıyordu. Yine de her koşulda çok önemsediği bu işe mutlaka alınmak istiyordu.

Bütün bu düşüncelerine bir lahza ara verip, banyoya koşturdu. Yaklaşık üç saat sonra uçağı kalkıyordu. On dakikaya kadar evinden çıkması halinde zamanında havaalanında olurdu. Büyük şehirlerin trafik denilen hengamenin insanları çileden çıkaran yoğunluğu her zaman sorun teşkil ettiğinden, risk almayı göze alamazdı. Biraz daha oyalanması durumunda uçağa geç kalma ihtimali büyüktü. Zaten sürekli var olan uçak korkusundan bütün gece uyuyamamıştı. O nedenle sakinleştirici haplarını cebine koydu. Çok fayda etmeseler de onları unutmamalıydı. Az da olsa kendisine güç verdiğini hissediyordu.

Şipşirin, küçükçe bir bahçesi olan iki katlı evi İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na çok da uzak değildi. Tekerlekli kırmızı valizini akşamdan hazırlamış, çıkış kapısının yanına koymuştu. Evin içinde hazırlanmak için telaşla dolanırken, pencerenin camına tıkırtılar halinde vuran yağmur damlalarından havanın yağışlı olduğunu anladı. Yağmur yağması çok da önemli değildi. Tezelden taksi bulursa sorun olmayacaktı.

Ege’nin incisi İzmir’in başka bir semtinde oturmakta olan genç iş adamlarından Sunay da aynı uçağa binmek üzere birlikte yaşadığı, sabah namazına kalkan pamuk saçlı annesi Zehra Hanım tarafından usulca yanağına kondurulan şefkat öpücükleriyle uyandırıldı. Oğlu için önemli bir gün olduğunu biliyordu. Anne oğul bir sitede yer alan üç oda ve salondan oluşan bir dairede birlikte kalıyorlardı. Zehra Hanım otuzuna merdiven dayayan oğlunun üzerine beş yaşında bir çocukmuş gibi titriyordu. Ne kadar büyürse büyüsün oğlu onun gözünde hep küçük bir çocuktu ve görünen o ki, öyle de kalacaktı.  

Sunay akşamdan giyeceği takım elbisesini, kravatını ve gömleğini hazırlamıştı. Annesi bütün giyeceklerini jilet gibi ütülemişti. Giydiklerini ne zaman böylesine tertemiz, ütülü görse hemen annesine döner, ona teşekkür eder ve pamuk yanaklarından usulca öpücükler alırdı. Bu defa da aynısını yaptı. O esnada iki derin gamzeyle birlikte annesinin yüzünde beliren gülümsemeye bayılıyordu. Sunay’a göre hiç kimse annesi kadar tatlı gülümseyemezdi. Buna Mona Lisa da dahildi.

Asuman ve Sunay aynı anda birer taksiyle ülke hükümetlerinin önce boynuna yağlı urgan geçirip astıkları, yıllar sonra da adını verdikleri başbakanlarının adıyla anılan Adnan Menderes Havaalanı’na geldiler. Havaalanı hayli kalabalıktı. Dünyanın ve ülkenin dört bir yanına gitmek isteyen yolcular telaş içindeydiler. Ellerinde valizlerle karıncalar misali hareket halindeydiler.

Havaalanına birkaç dakika arayla önce Asuman geldi. Valizini iliklerine kadar yaşadığı uçak korkusu içinde check-in kontuarına doğru çekiştiriyor, bir yandan da titremeyle birlikte duyduğu korkusunu yenmeye çalışıyordu. Ama bu korkuyu bastırması mümkün görünmüyordu.

Sunay ve Asuman’ın girdikleri check-in sırasında aralarında beş yolcu vardı. Sunay’ın gözleri bir anda Asuman’a ilişti. Dalgalı kumral saçları öylesine dikkatleri cezbediyordu ki, bu manyetik çekimden Sunay da kurtulamadı. Onun sırada beklediği sırada yaşadığı korku gözlerinden kaçmadı. Daha önce böylesi korkulara birkaç kez tanıklık ettiğinden yaşanan bu berbat duyguya aşinaydı. Hemen önünde olsaydı, belki kendisiyle konuşur, korkusunun yersiz olduğunu söyler ona destek olmaya çalışırdı. Ama beş yolcuyu ve aradaki onca valizi aşıp ona ulaşmak biraz abes olurdu. Bu isteğinden vazgeçti. Yaklaşık on beş dakika sıra bekledikten sonra her ikisi de valizlerini verdiler. Ve ayrı ayrı uçağa binmek üzere havaalanının içinde kayboldular. Uçağa yine önce Asuman gelmişti. Koltuğu uçağın orta sıralarında bir yerdeydi. Yer hostesinden kendisine cam kenarı bir yer vermesini rica etmişti. Cam kenarındaki koltuğuna geçip oturdu. Çok geçmeden Sunay da kapıda bekleyen hosteslere iyi günler diledikten sonra uçağın içine doğru valizlerini yukarıdaki raflara yerleştirmeye çalışan yolcuları tek tek aşıp ortalara doğru geldi. Gözleri güzelliğiyle dikkatini çeken Asuman’ı aradı. Tam yerine oturmak isterken tesadüfen Asuman ile koltuklarının yan yana olduğunu gördü. Bu inanılmaz bir tesadüftü. Asuman olayın farkında değildi. Yanında yakışıklı genç bir adamın oturduğunu gördü, hafif ve tatlı bir gülümsemeyle Sunay’ın selamına korkudan kabuğuna çekilmiş bir halde cevap verdi. Sunay usulca Asuman’ın yanına oturdu.

Çok geçmeden uçağın motorları çalıştı. Kaptan pilot İzmir Adnan Menderes Havaalanı’ndan İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’na olan uçuşlarının hava koşullarının uygun olması halinde yaklaşık elli dakika süreceğini söyleyip iyi yolculuklar dileğinde bulundu. Ardından da uçuş hostesleri emniyet tedbirleri dahilinde rutin açıklamalarını bizzat yarı uygulamalı yaptılar.

Asuman uçağın pistte harekete geçmesiyle daha çok titremeye başladı. Camdan dışarı bakmak da korkusunu dindirmedi. Başı dönmeye başladığı gibi, korkudan yüreği neredeyse göğsünü yarıp çıkacaktı. Bir anda yanında oturan Sunay’ın ellerine sıkıca sarıldı. Ama kendisi bunun farkında değildi. Farkında olsa utancından ölürdü. Sunay’ın ellerini öylesine sıkıyordu ki, adamcağızın yine de gıkı çıkmıyordu. O da bir o kadar şaşırdı ama, Asuman’ın bunu neden yaptığını hemen anladı. Yaptığının ayırımında olmasa da ellerini sıkıca tutan kadın oldukça güzeldi. Ellerini çekmeden Asuman ile göz göze gelip onu teselli etmeye çalıştı. Asuman biraz olsun kendisine geldiğinde ise yardımı olacaksa ellerini tutmasında bir mahsur olmadığını tekrar tekrar söyledi.

Elele kaptan pilotun anons ettiği uçuş süresi çabukça geçti. Şimdi de kendi halkını savaş uçağıyla bombalayan kadın bir pilotun adının verildiği Sabiha Gökçen Havaalanı’na inmek üzereydiler. Uçağın inişe geçmesiyle Asuman’ın korkusu daha da arttı. Dolayısıyla Sunay’ın ellerini daha çok acıtarak tutmaya devam etti. Uçak piste indiği zaman ellerini Sunay’ın ellerinde bulan Asuman utancından ve mahcubiyetinden ne yapacağını şaşırdı. Sunay kendisini anladığını ve bunun hiç önemli olmadığını, bizzat yardımcı olabildiyse kendisini mutlu hissedeceğini söyleyip durdu.

Her ikisinin sadece kabin valizi olduğu için beklemelerine gerek yoktu. Sunay Asuman’a döndü.

“Merhaba, benim adım Sunay.”

“Benim adım da Asuman. Çok memnun oldum. Tekrar çok teşekkür ederim. Her defasında uçak korkusundan ne yapacağımı şaşırıyorum. Kendimi kaybediyorum. Aklım başıma geldiğinde ellerimle hiç tanımadığım bir adamın ellerini sıkıca tutuyordum. İstemeden size büyük rahatsızlık verdim. Utancımdan ne diyeceğimi bilmiyorum, yere girsem yeridir. Ne olur kusuruma bakmayın lütfen. Hiç kendimde değildim.”

“Yok… Yok öyle bir şey, dedim ya korkunun giderilmesinde biraz olsun yardımcı olabildiysem kendimi mutlu hissedeceğim. İstanbul’da nereye gideceksiniz? Ben havaalanında araba kiralamıştım. Onu aldıktan sonra isterseniz sizi istediğiniz yere götürebilirim.”

“Ben karşıya, yani Avrupa yakasına geçeceğim. Yarın orada bir iş görüşmem var. Ama önce otele gitmem gerekiyor.”

“Benim de aynı şekilde yarın bir iş görüşmem var. Teklifim hala geçerli. İsterseniz birlikte karşıya geçeriz. Hem bana da İstanbul’da arkadaşlık etmiş olursunuz.”

Asuman bu konuda biraz bocalasa da daha yeni tanışmış olduğu bu yakışıklı genç adama karşı hem mahcuptu hem de onu kırmak istemedi. Sunay’ın cazip teklifini kabul etti.

Sunay işlemleri hallettikten sonra havaalanından kiraladığı arabayı aldı. Birlikte arabaya bindiler ve Avrupa yakasına geçmek üzere yola çıktılar. Çok geçmeden binlerce Alevi vatandaşını katleden padişahın adının verildiği Yavuz Sultan Selim Köprüsünü geçip Avrupa yakasına geldiler. Yol boyu aralarında koyu bir sohbete girmişlerdi. Böylelikle birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı da bulmuş oldular.

Sunay arabayı İstanbul’a her gelişinde gittiği restoranın önüne çekip durdu. Arabadan inip, diğer tarafa geçip Asuman’ın kapısını açtı. Asuman şaşkınlık içindeydi. Aslında gidişattan memnundu. Bu hoşnutluk yüzüne de vuruyordu.

“Asuman Hanım, sanıyorum siz de en az benim kadar acıkmışsınızdır. Burası güzel bir restoran, isterseniz önce bir şeyler yiyelim.”

“Tabii. Olur. Doğrusu acıkmadım desem yalan olur. Çok teşekkür ederim.”

Sunay yemek esnasında en uygun ani kollayıp önce Asuman’ın elini tuttu. Karşı taraftan herhangi bir memnuniyetsizlik gözlenmedi. Uzun uzun birbirlerinin gözlerinin derinliklerinde durmaktan kendilerini alıkoyamadılar. Ve iştahla yenilen yemeğin ardından, başlarını döndüren hızda geçen zaman, bu birlikteliğin olgunlaşmasını, karşılıklı yaşadıkları derin ve incelikli bir sevgiyle sağladı. Birbirlerini tanıdıkça güzelliklerle dolup taşan yürekleri birbirlerine karşı hep çırpıntılı, elleri her daim uçak korkusu varmış gibi elele ve gözleri göz göze kalakaldı. Aynı zamanda Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” adlı eserindeki karakteri “Olric” de musmutluydu. Hiç ilgilenmediği ellerle ilgili soruları ona yöneltenler yoktu. Yaşanan büyük bir aşktı. Uçak korkusundan dolayı sıkıca buluşan ellerin ait oldukları iki insanın, birbirinden güzel bir kızları ve bir de oğulları oldu. Soğuk ve aynı zamanda ürperti veren korku duygusunun bu denli sıcak güzelliklere vesile olması inanılır gibi değildi. Onlar muratlarına erdi, siz okuyucular kerevetine çıkın. Mutlu sonlanan ol güzel hikâyet buraya kadardı. Kalın sağlıcakla!

“Hayat kısa, kuşlar uçuyor”du. (Cemal Süreya)

 

Kudelstaart, 8 Mayıs 2024  

 

 

16 Kasım 2022 Çarşamba



















CHARLOTTE CAFE

Annem, bildim bileli hasta, ömrü böyle geçti diyebilirim. Lakin bu kez hayli ilerlemiş olan yaşı ile artık uzatmaları oynuyor. Şimdilerde ise iyiden iyiye hasta. Diğer yandan bizim insanımızın, günümüzde ulaştığı rekor aymazlığı, kabalığı, bencilliği, sadece ve sadece doğalgazın, elektriğin nasıl pahalandığı, bu yaz domatesin de pahalı olmasından dolayı yeteri kadar konserve domates yapamadıklarını, yüz gramlık simidin 6 lira olduğunu, bir yandan da mal varlıklarının ne kadar katladığını durmaksızın konuştuğu, paradan ve alım güçlerinden başka hiç ama hiçbir şeyin gündeme getirilmediği bu ülkede, onların bu halleri ile tutarsızca, utana sıkıla “kadın hastalıkları kanseri” dediği, benimse doğrudan bu hastalığa “yumurtalık kanseri” dediğim annem hasta.
Bir kez daha bir haftalık hastane ziyaretinin ardından çektiği dayanılmaz acılara, Türkiye’de; kimilerinin kendilerini Tanrı’nın gölgesi olarak gördüğü doktorlar, yapabileceklerinin pek de kalmadığını söyleyip geçici bir çözüm olarak yaptıkları bir ağrı kesici iğnenin artından onu eve gönderdiler. Biz de alıp getirdik. Şimdi yatağında bitkin bir halde uzanıyor. Geceleri, kimilerinin yine kibarlık olsun diye “lavabo” dediği, benimse dümdüz “tuvalet” dediğim mekana giderken, karanlıkta düşmemesi için sensörlü bir lambaya ihtiyaç var diye dışarı çıktım. Bu arada mahallede bir kafe işleten Fatma Hanım'a yazdığım kitaplardan vereceğime dair söz vermiştim. Çıkmışken Fatma Hanıma da uğrayıp söz verdiğim kitaplarımdan birkaç tanesini vermek üzere Carlotte Cafe’ye geldim. Kitapları teslim ettikten sonra bira siparişimi verdim.
Tam karşımdaki bir masada, her geçen gün ile birlikte, her alanda erozyona uğrayan bir topluma alabildiğine bir inat ve büyük cesaretle, erkek tıraşı saçları ile sevgilisini karşısına alıp gözlerinin içine içine bakan, kaçamaklarla elini okşayan lezbiyen bir bayan oturuyor. İçimden ol doğallığı ile büyük cesaret gösteren bu kadını gidip kutlamak istesem de onun gösterdiği aynı medeni cesareti kendimde bulamadım, ama içim içimi yedi. Duygularım yarım kaldı.
Reklama girse de adını gizlemeyeceğim, her ne kadar “Bomonti Filtersiz” istesem de olmadığı için tavsiye üzerine aldığım “Tuborg Gold”dan bir yudum alıyorum. Aslında bir kadeh rakı da iyi giderdi ama rakı bir başına içilmiyor. Bira da akşam üzeri boş mide ile iyi gidiyor.
Bira şişesinin üzerinde dikkatimi çeken “Alman Saflık Yasası” diye bir amblem gördüm. Saflık ve yasa, böylesi bir söylemi bugüne değin duymamıştım. Meğerse, bu nadir insanda olan saflıkla ilgili bir yasa değilmiş. Merak ettim. Almanya’da 1516 yılından bu yana yürürlükte olan "Alman Saflık Yasası," dünyanın en köklü tüketici koruma yasası olarak bilinmekteymiş. Bu yasaya göre bira üretiminde kullanılan tüm hammaddelerin doğal, saf ve yüksek kalite standartlarında olması gerekiyormuş. Böylelikle bu merakımı da gidermiş oldum. Galiba, ne kadar çok meraklanırsak o kadar da çok öğreneceğiz.
İki biranın ardından her ne kadar çiş bastırsa da kalkıp tuvalete gitmemekte direniyorum. Çünkü etrafımı gözlemlemeye devam etmem gerekiyor. Bir ara kafenin sahibi Fatma Hanım masaya geliyor. O da şiir yazıyormuş. Annesi hakkında yazdığı şiirleri bir gün okutacağını söyledi. Şiirden çok anladığımı söyleyemem, ama şiir yan yana getirilmemiş sözcüklerden ibaret değilse, beni alıp götürür. Benim de annem hakkında yazdığım kitabim; “Kör Zewe’ye Mektup”u annesine olan sevgisinden dolayı zevkle okuyacağını söylüyor. Fatma Hanım’ın çok ayrıcalıklı bir özelliği var. Mahallenin bütün başı boş köpekleri Charlotte Cafe’nin ayrıcalıklı-kıymetli konukları. Onların büyük bir özelliği var ki; mekanın her alanında diledikleri yere uzanma ve oturma hakkına sahipler. Rahatsız edilmeleri kesinlikle yasak. Yoksa kapı dışarı edilmeniz kaçınılmaz. Hatta öncelikleri ve dokunulmazlıkları da var diyebiliriz.
Yukarıda karamsarca değindiğim toplumumuzun o oldukça nahoş olan hallerine rağmen, Fatma Hanım gibi "endemik insanlar" da var. Uçan sineğe dahi arabasının defalarca klakson öttüren bu ülkedeki insanlara karşı inatla ve aşkla güzel olmaya devam eden insanlar hala yok değil. Allahtan, artık küçük bir grup haline dönüşmüş olan bu insanlar da varlıklarını sürdürme çabasındalar. Onlar da olmasalardı, toplumun travmalı bu ruh haliyle, mevcut koşullarda burada yaşamak daha da çekilmez bir hal alırdı.
Dedim ya, annem hasta. Umarım hakem, yaşantısı esnasında kendisine yapılan onca faullü hareketi değerlendirmeye alır, oyunu daha az acının çekildiği ek uzatmalarla biraz daha sürdürür. Belki de annem kendisinden beklediğimiz sürpriz hamleyle olmadık bir anda, ters köşe atışı ile bir gol atar ve hayatı 1-0 mağlup eder.
Ve bugün takvimler 10 Kasım tarihini gösteriyor. Aklınıza alışılageldiği gibi hemen başka şeyler gelmesin. Ola ki geldi, kastım o değil. Benim meramım başka. Bugün hepsinden çok daha önemlisi, eşimin doğum günü. O, doğum gününde İstanbul’da, ben ise Ankara’dayım. Birlikte nice yıllara diyeyim. DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN AYNUR.

Ankara, 10 Kasım 2022

4 Ekim 2022 Salı

VEDA


             

             VEDA

 

 

             Altmış yıla yakın uzun bir zamana yayılan ve kocası ile aynı yastığa baş koyduğu bu evliliğinden boy boy oğulları ve kızları oldu. Bin bir zorluk içinde olsa da su misali akıp giden bir ömürle birlikte çocuklarının hepsi de büyüdüler, boylandılar, evlendiler ve derken iş güç sahibi oldular, muratlarına erdiler. Artık, belli yaşlara gelen evlatları da anne ve babalarına boy boy torunlar verdiler, böylelikle onların kısmen de olsa sıkıntılarını unutturdular, gönüllerini bi güzel hoş eylediler. Satırların aheste aheste ilerlemesi ile bir öyküye dönüşen, hikayenin kahramanı çilekeş kadın, kelimenin tam anlamı ile çocukları için saçını süpürge eden bir anneydi. Acı-tatlı pek çok anı ve hatıranın olduğu bu uzun soluklu evliliğinin büyük kısmında onca çocuk ve kocasına hizmet ettiği yetmezmiş gibi, bir de kayınbaba ve kaynana kahrı çekmek zorunda kaldı. Hangi birine yetişeceğini zaman zaman şaşırsa da o her zaman insanüstü bir çaba ve güçle kendisine dayatılan zorlukların üstesinden gelmesini bildi. 

             İç Anadolu’nun o geniş bozkırında Kızılırmak boyuna serpişmiş bulunan Heciban Aşireti’nden her Kürt kadının kaderinde olduğu gibi hayatın getirdiği onca zorluk onu ıskalamış olamazdı. Bu sıkıntıları çekmesi, altından alının boncuk boncuk teri ve akı ile kalkmasını elbette ki, en güzelinden bildi. Pes etmedi. Direndi. Bütün ailesini kararlılıkla ayakta tuttu. 

             Her şeyden önce bir anneydi o. Hem de cefakar bir anne. Ömrü hayatında dişini tırnağına takıp nelere katlanmadı ki, saymakla bitmez. Ama, onun bu sıkıntılı, cefa yüklü uzun süreçten dişe dokunur bir şikayeti olmadı, kimselere serzenişte bulunduğu asla görülmedi. Kaderim deyip boyun eğdi. Yeri geldiğinde kelimenin tam anlamı ile " kan kussa da kızılcık şerbeti içtim," dedi. Çocukları büyüyüp serpildikçe, onlarla duyduğu, yüreğini sızlatan gururu da aynı oranda büyüdü. Bütün ailelerde olduğu gibi, onun gözbebeği çocukları da birbirinden farklıydı. Her biri ayrı bir dünya ve ayrı hikayeleri vardı. Ama o bu oldukça kıymetlilerinin dünyalarını da hikayelerini de ölesiye seviyordu. Hiçbir ayrım söz konusu değildi. Her annenin hissettiği gibi, her evladı onun bedenin vazgeçilmez birer parçasıydı.

             En belirgin özelliği de bütün sevecenliği ile baktığı ve İç Anadolu bozkırında Kürt köylerinde bulunan kadınlarda nadir rastlanan zümrüt gözleriydi. Belki biraz ürkekçe, ama yine de insanın içine doğru nasıl da derinlemesine ve güzel bakardı. Bu tropikal orman yeşili gözler bakışları ile yüreğinizi delip geçse de bundan rahatsızlık duymaz ve en küçük bir serzenişte bulunmanıza gerek kalmazdı. Bu bakışların sonrasında insani bir güzellik ve hoşlukla baş başa kalmanız kaçınılmaz olurdu.

             Şerbetli, güzel ve akıcı anlatımlı yöresel Kürtçesi de bir o kadar seçkin ve ayrıcalıklıydı. Bu yıllar yılı baskı görmüş yasaklara maruz kalmış kadim dilde duygularını ne de güzel anlatırdı. Her kelime adeta bal batımına girer çıkar, dinleyenlerin kulaklarında melodiler doluşurdu. Bu arada her ne kadar onun gözleri orman yeşili olsa da kocası Hüseyin’in gözleri de boncuk mavisiydi. Bu evlilik yeşilin ve mavinin o güzelim tonlarının tatlı tatlı bakışmasının birlikteliğiydi. Adeta bir orman ve denizin birbirine kavuşmasıydı. Sanki ormanlar, kırlar, bahçe ve bağlar her tondan yeşilliği kucaklayıp geldi. Gökyüzü, denizler, okyanuslar, dereler ve ırmakların kucağında ise maviliklerinin bütün tonları vardı. Ama birlikteliklerinde bu denli büyük güzellik olmasına karşın, arada büyük bir aşkın olduğu konusunda fazla iddialı olmamak gerekir. Her şey kendiliğinden ve doğaçlamaydı. İç Anadolu’daki, o zamana ait çoğu  evliliklerde olduğu gibi bu birliktelikte de bir bilinmeyenli bir denklem olan aşkın beklenmesi nafile olurdu. Sanki o zamanlar aşk bu diyara pek de uğrak vermemiş gibiydi, insanlar bu büyülü duygu yoğunluğundan bihaberdi.

             Her anne gibi çocukları söz konusu olunca kaygılıydı. Üç oğlu ve iki tane de kızı vardı. Hani Ankara’da zamanında evleri veya okutma imkanları olmadığından hiç değilse yaşça da küçük olan iki oğullarını okumaları için mücadele etti. Ankara’nın Balgat semtinde kiraladıkları küçük bir gecekondu evine okula gidecek olan oğulları Nihat ve Fikret ile yerleşti. Onları okullarına büyük kaygılar ve yaralı umutları ile gönderdi. Okul dönüşü telaş içinde dört gözle yollarını bekledi. Onlara yemekler yaptı, elleri ile çamaşırlarını çitileyip yıkadı. Hani ütü gibi herhangi bir lüksü olmasa da en azında ilim irfan yoluna koyulmuş olan oğullarının üst ve de başları temizdi. Karınlarının tok, sırtlarının pek olması için kendince didinip durdu. Bir anne olarak yüreğinin bu konuda rahatlamasını çok önemsiyordu. Evet, çocukları okuyacaklar ve devletin, büyük kurumlarında, büyük adamlar olacaklardı. Bu konuda hiçbir şüphesi yoktu ve oldukça umutluydu. O da bu uzun, ince ve zahmetli yolda anne olarak üzerine düşeni yapmalıydı ve bu uğraşı onu mutlu kılıyordu.

             O zamanlar ellili yaşlardaki zümrüt gözlü bu annenin o sıkıntılı günleri geçen zamanla birlikte kısmen de olsa geride kaldı. Kocasının işleri biraz daha yoluna girdiği gibi oğulları da onun umut ettiği gibi okullarını bitirip iş güç sahibi oldular. Onların iş güç sahibi olmaları ekonomik olarak da ellerinin biraz daha bollaşması demekti. Bu da onların var olan kısıtlı imkanlarını ortadan kaldırıyordu. 

         Derken araya kovalamaca oynayan yıllar girdi. Evlilik çağına giren oğulları Nihat ve Fikret de dünya evine mutlu birer evlilikle adımlarını atıp girdiler. Zamanla da çoluk çocuğa karıştılar. Böylece Bênaz teyze de torun sahibi oldu. Mutluluğuna diyecek yoktu. Nasıl da farklı bir duyguydu torun sahibi olmak. Evet annelik oldukça güzel bir duyguydu, ama sanki torun sahibi olmanın hissiyatı bir tik daha mı ağır geliyordu, ne? Doğrusu bunu tartacak herhangi bir tartı aracı da bildiği kadar ile yoktu. Yine de en iyisi bu karşılaştırmayı yapmamak daha mı iyi olacaktı. Sonuçta en mantıklısı evladın yerinin başkalığı ve torunun da yerinin başka oluşuydu. Bu konu üzerinde kafa yormamak gerektiği gibi, biraz da hassas bir konuydu.

             Torun torba deyip tam rahata erip çocuklarının mürüvvetini, torunlarını büyümesini gözlemleyip bütün bu doyumsuz güzelliklere tanıklık etmek varken. Hiç beklenmedik bir anda amansız bir hastalığa kapıldı. Görünen o ki, bu ağız dolusu bir tatla daha yeni yeni yaşadığı hazdan elini eteğini çekmesi gerekiyordu. Oysa her şey ne kadar da güzel ve aynı zamanda mükemmeldi. Ama kendisinden gizlenen hastalığının vahameti konusunda kulağına ulaşan bilgilerden; durumunun hiç de iç açıcı olmadığını seziyordu. Yapılacak bir şey yoktu. Bu dünyada kendisine sunulan süre buraya kadardı. Anlaşılan yolun sonundaki o meşhur ışık ha göründü, ha görünecekti. Her şeyden bir çırpıda elini eteğini çekmesi gerekiyordu. Çocuklarını, kocasını, akrabalarını, sevdiklerini ve komşularına veda etme zamanıydı. Kaçınılmaz son kendisini nasıl da dayatmıştı. Ötelesen ötelenmez, kovsan kovulmaz, git desen duymaz, gitmezdi.

             Çocukları ve kocası Hüseyin durumu biliyorlardı. O nedenle çocukları annelerine uzun zaman ayırıyorlar, son demlerinde onun dizinin dibinde biraz daha kalmak, o zümrüt gözlerinin içinde biraz daha kaybolmak ve onun annelik şefkatini biraz daha yüreklerine süzülmesini ve ona olabildiğince doymak istiyorlardı.    

             Son saatleri gelmiş yaklaşmıştı. Bu her halinden belli oluyordu. Hastane odasında bütün aile toplanmıştı. Üzüntüleri çok fazlaydı. Her aile ferdi kendisine en yakın bulduğu bir insanı, bir anneyi, bir eşi kaybediyordu. Kanı, canı ve bütün varlığı ile hayatlarında olan bir insan nasıl bir anda yok olurdu? Bunun izahı yoktu. Bugüne değin de olmamıştı. Bu sır perdesi hiçbir zaman için aralanmayacaktı. Her ölüm erken ölümdü. Dünyaya ve yaşama bütün zorluklarına rağmen doyum olmuyordu. 

         En son oğlu Fikret hastanın odasına girdi. Oğlu gözyaşlarına hakim olamıyordu. Ama annesi onu bu halde görmemeliydi. Elini yüzünü yıkadıktan sonra derin bir nefes aldı ve hasta yatağında boylu boyunca oturan annesinin yanına geldi. Bênaz teyze zümrüt gözlerini aralamaya çalıştı. Gelenin oğlu Fikret olduğunu anlamakta gecikmedi. 

             “Fikret... oğlum sen misin?”

             “Evet anne benim.”

             Fikret usulca annesinin yanı başına oturdu. Annesinin elini tuttu.

         Bênaz teyze oğlunun elinin soğuk olduğunu fark etti. Ürperdi. Bakışları usulca oğlunun üzerinde yoğunlaştı.

             “Oğlum elin neden bu kadar soğuk? Sakın hastalanmayasın. Havalar soğuk, çok ince giyiniyorsun. Kurban olurum sana, kendine dikkat et. Gözüm arkada kalmasın!”

             “İyiyim anne bir şeyim yok. Hasta değilim. Sen bunu dert etme şimdi. Bak gör; en kısa sürede iyileşeceksin. Yine en kısa sürede hep birlikte köye gideriz. Bir iki ay kalırız. Köyün temiz havası sana daha iyi gelecektir. Akrabalarımız ve köydeki komşular seni merak ediyorlar. Senin için dua ediyorlar. Peki sen iyi misin, ağrın var mı?”

         Fikret oturduğu yerde dönüp annesinden cevap gelmediğini görünce, telaşlandı. Bênaz teyzenin kolu o an kırılan bir dal gibi usulca yanına düştü. Oğlu olup biteni anlamakta gecikmedi. Bir anda kelimenin tam anlamı ile dünya başına yıkıldı. Dünya durdu. Büyük bir sessizlik oldu. Devasa bir boşluk oldu. Her şey bir anda anlamını yitirdi. Hiçbir şeyin kıymetiharbiyesi kalmadı. Fikret’in içini kasıp kavuran tarifsiz bir acı kapladı. Hayatında kendisini bir anda bu kadar çaresiz, yenik ve yapayalnız hissetmemişti. Annesinden cevap alamamıştı ama annesi son anında, o haliyle oğlu hakkında nasıl da kaygılanmıştı. Anne yüreği durmuş ve bir anda ağlama sesleri ile bütün aile zümrüt gözlerin kapandığı odaya doluşmuşlardı. İnsanlığın acısını bir türlü azaltamadığı dünyaya yeterince doyamadan bir anne daha veda etmişti.   

 

 

Kudelstaart, 6 Eylül 2022

 

KİBAR OSMAN

  KİBAR OSMAN   Osman, o gün Diyarbakır'a gidecekti. Yıllardır Zinzin Köyü ile Silvan arasında ulaşımı sağlayan dolmuşunun, o yokken de ...